|
|
|
0 |
|
|
ULUSLARARASI
GÖÇ SEMPOZYUMU Oturum Başkanlarının
Değerlendirme Konuşmaları Murat AYDIN Prof. Dr. Hüsamettin ARSLAN Prof. Dr. Mustafa AYKAÇ Prof. Dr. Sabahattin ZAİM Doç. Dr. Timur KOCAOĞLU Prof. Dr. Ali Rıza ABAY Prof. Dr. Kemal KİRİŞÇİ Prof. Dr. Nilgün ÇELEBİ Dr. Süleyman GÜNDÜZ KAPANIŞ OTURUMU DEĞERLENDİRMESİ ULUSLAR
ARASI GÖÇ SEMPOZYUMU DEĞERLENDİRME KONUŞMASI |
|
![]() |
|
0 |
|
0 |
X. Oturum Başkanı Değerli
katılımcılar, hanımefendiler, beyefendiler, değerli
hocalarım hepinizi saygıyla muhabbetle selamlıyorum. Perşembe
günü başlayan ve dört gün süreyle devam eden Zeytinburnu
Belediyesi tarafından organize edilmiş olan Uluslararası
Göç Sempozyumunun değerlendirme oturumunu açmış
bulunuyoruz. Dört
gün boyunca devam eden ve canlılığını ve
diriliğini ortaya koyan bir Sempozyum oldu. Ben itiraf etmeliyim ki
aslında bu kadar ilgiyi beklemiyordum. Uluslararası düzeyde
yapılan bilimsel çalışmalara sadece ilgilileri katılır
diye düşünüyordum. Ama İstanbulumuzda
Zeytinburnumuzda ilgililerin çok fazla olduğu anlaşılıyor.
Göç
denince, burada da onu gördük zaten, insanlık tarihi akla geliyor.
Yani insanlık tarihini öğrenmek istiyorsak dünyadaki göç
olgusuna göz atmamız yeterli. Dört gün süreyle bütün
oturumları izleme imkânı bulduk. Bütün bildiri sunan katılımcılarımızı
dinleme imkânı bulduk. Bu benim için çok güzel bir kazanım
oldu. Yöneticiler için, göç alan bu topraklardaki sosyal hayatı
bilmenin, yorumlamanın ve ona göre hareket etmenin, göç olgusunu
çok iyi bilmeyi gerektirdiğine inanıyorum. İnanın
hayatımın en büyük kazanımlarından birini elde
ettim, çok şeyler öğrendim. (Alkışlar) Sizler
beni alkışlıyorsunuz ama şunu ifade edeyim, bu işleri
Zeytinburnu halkının bana verdiği yetkiyle ve arkadaşlarımla
organize ettim. Gelin biz bir de Zeytinburnu halkını alkışlayalım.
(Alkışlar) Bundan
önce dokuz oturum gerçekleşti. Bu oturumlara başkanlık
eden çok değerli hocalarımız ve Sayın Sakarya
milletvekilimiz buradalar. Doç. Dr. Timur KOCAOĞLU dayısı
rahmetli olduğu için gelemediler. Yine Prof. Dr. Kemal KİRİŞÇİ
önceden müsaade istemişti. Dolayısıyla konuşa sıralamasında
bir değişiklik yapıyoruz. Prof. Dr. Hüsamettin ARSLAN
hocamız ayrılmak durumunda, önce ondan başlayacağız.
Buradaki
bütün oturum başkanlarımızdan talebimiz şudur, bir
değerlendirme yapmalarını istiyoruz. Vakitle ilgili fazla
sorunumuz yoktur. Yirmişer dakika uygun gibi sanıyorum. Özellikle
Sabahattin ve Nilgün hocam başından sonuna kadar hiçbir
oturumu kaçırmadılar. Bütün hocalarıma teşekkür
ediyorum. Ve ilk önce Hüsamettin hocamızdan başlamak
istiyorum. Hocam buyurun. VIII. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ Prof. Dr. Hüsamettin ARSLAN Ben
ilkokuldayken Türk milli eğitiminin klasik eğitimini almış
hepimiz gibi bir öğrenci oldum. İlkokul öğretmenimi çok
severim. Eğer üniversitede hocaysam bunu ilkokul öğretmenime
borçlu olduğumu düşünürüm. İşte onun bize öğrettiği
bir şiir, hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Şimdi
o şiiri size tekrarlamak isterim. Edirneden Karsa kadar / Benim
eşsiz bir yurdum var / İster savaş ister barış
/ Vermem ondan ben bir karış.
(Alkışlar) Güzel,
alkış alacak bir şiir gerçekten. Ama bu şiirin bir
handikabı var. Türk milli eğitimi, bu ülkenin insanlarına,
Türkiyenin sorunlarına Edirne ile Kars arasında bir
perspektiften bakmayı öğretti, bilinçaltımıza bunu
işledi. Büyüdüğümüz zaman, 70lerden söz ediyorum,
ideolojik hareketlere de karıştım, o zaman da böyle düşünüyordum;
Türkiyenin sorunlarının Edirneyle Kars arasında
çözülmesi gerektiğine inanıyordum. Çünkü ilkokul öğretmenim,
ortaokul hocalarım bana bunu öğretmişlerdi. Ama İranda
devrim olduğunda, Bosna krizi patladığında, Irak ABD
işgaline uğradığında, Çeçenistanda olaylar
başladığında şunu gördüm ki, bir ülkenin
sorunları sadece o ülkenin siyasi sınırlarının
içinde sorunlar olarak görülemezler. Bu olaylar bize kitapların
ve hocaların öğretemeyeceği bir gerçeği öğretti.
Bir ülkenin sorunları o ülkenin hinterlandı, periferisi
hesaba katılmadan anlaşılamaz. Bana
göre bu Sempozyumun düzenleniş biçiminin esprisi burada yatıyor.
Türkiyede göçler varsa, mesela kırdan kente göç varsa.
Mesela Anadolulular gelip İstanbulu bir anlamda işgal etmişlerse
ve tarihte ilk defa İstanbul bu kadar Anadoluluların olmuşsa.
Mesela, konuşmacılar bahsettiler Doğu Anadoludan
Mersine ve İstanbula göçler oluyorsa ve İstanbul Türkiyenin
en büyük Kürt şehri olmuşsa ve mesela daha başka göçlere
de gebeysek, bütün bunlar ülkemizin sınırları içinde
cereyan ettiği halde yalnızca Edirneyle Kars arası bir
perspektifle değerlendirilemez. Aslında cumhuriyetin kurucularını
bugünkü siyasetçilerden ayıran en önemli faktörün de bu olduğunu
düşünüyorum. Cumhuriyetin
kurucularını, ittihatçı kuşakları eleştirebilirsiniz.
Mesela Ermeni soykırımı yapıldı ya da başka
sebeplerle eleştirebilirsiniz. Ama biz nasıl bugünkü göçlere
tanıklık etmişsek, cumhuriyeti kuran kuşaklar da bir
imparatorluğun üç kıtada çöküşünü gördüler ve
kesinlikle onların vizyonu Edirneyle Kars arasında bir
vizyon değildi. Onlar bir imparatorluk zihniyetiyle düşünüyorlardı.
Eğer
Türkiyenin sorunlarını, göç sorununu düşüneceksek
Edirneyle Kars arası bir perspektifle bakarsak sorunlarımızın
hiç birine çözüm bulamayız. Bu perspektifle sınırlı
kalmamanın bir yolu var. O yol şu, Türkiyenin sorunlarına
İstanbuldan bakmak, Ankaradan değil. Çünkü
Ankaradan bakarsanız Türkiyenin 1923 öncesi bağlantılarını
göremeyebilirsiniz. Ama İstanbuldan bakarsanız bu şehir
size bir imparatorluk vizyonunu rahatlıkla verir. Ve imparatorluk
vizyonuyla düşünmek için İstanbulda olmak gerekir. İnanıyorum
ki, İstanbul hâla tıpkı Bizans ve Osmanlı dönemlerinde
olduğu gibi Türkiyenin model şehridir. İstanbul Türkiyenin
diğer şehirlerine kılavuzluk edecektir. Bu Sempozyumun
bir belediyemiz tarafından düzenlenmesi bu bakımdan anlamlıdır.
Eğer İstanbula yeterli önem verilirse, İstanbul birçok
halkın bir arada yaşayabileceği örnek bir şehir
haline gelirse bu, balkanlara ve Ortadoğuya da model olabilir
diye düşünüyorum. Çünkü tarihsel misyonumuz bunu gerektirir. Sempozyumdaki
bildirileri ve beni dinlediğiniz için sözü daha fazla uzatmadan
hepinize saygılarımı sunuyorum, teşekkür ederim. III. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ Prof. Dr. Mustafa AYKAÇ Efendim
ben de geneli itibariyle bir değerlendirme yapmak istediğimden,
birkaç hususu ifade etmek istiyorum. Bir defa Hüsamettin beyin
bahsettiği konunun bir başka boyutunu ifade etmek istiyorum.
Uluslararası göç Sempozyumu sadece Türkiyenin iç göçlerini
ele almakla kalmadığı gibi, Türkiyeden ve Türkiye göçleri
ile de sınırlı kalmamıştır. Bunların
da ötesine geçmek suretiyle, Türkiyenin bir biçimde, tarihi kökeni
itibariyle, medeniyeti itibariyle, ortak yönlerinin bulunduğu,
ortak kültürel mirası paylaştığı toplulukların
göçleri de bu Sempozyum çerçevesinde ele alınmış ve Süleyman
GÜNDÜZ beyin de ifade ettiği gibi biz istesek de istemesek de
bizim coğrafyamızın dışında olan
yerlerdeki göç hareketleri de ele alınmış ve doğru
bir iş yapılmıştır. Sempozyum bu yönüyle önemli
bir boşluğu doldurmuş ve yenilik olarak ifade edebileceğimiz
bir görev de yerine getirmiştir. Sempozyum
boyunca, sayın meclis başkan vekilimizin konuşmasında
özellikle tebarüz ettirdiği bir husustur; göçün hemen ilk
etapta hatırımıza getirdiği acı, ıstırap,
yıkım gibi özelliklerinin yanı sıra bir yenilenme,
yeni bir başlangıç yönünün olduğu da değişik
vesilelerle dile getirildi. Göçün, insanları bir takım
zorlu şartlarda imtihana tabi tutmak suretiyle, çok yeni bir
hayata hazırlanma konusunda nasıl bilediğini; büyük başarı
hikâyeleri ortaya koymaları için nasıl zorladığını
unutmamamız gerekir. Dokuzuncu oturumda bir katılımcının
dile getirdiği Bursa örneği bunun güzel bir ispatıdır
diye düşünüyorum. Sanıyorum başka bölgelerdeki göç
hareketlerine baksak benzer sonuçlar görebiliriz. Bu
Sempozyum vesilesiyle, altı asırlık bir süre boyunca
üç kıtalık bir hakimiyeti ortaya koymuş olan ve bu geniş
coğrafyada büyük bir medeniyet gerçekleştirmiş olan
Osmanlı İmparatorluğunun, göç olayları karşısında
nasıl büyük bir imtihan verdiğini tekrar hatırlamış
olduk. Sayın Aytunç ALTINDAL çok güzel ifade ettiler, göç
etmek zorunda kalan insanların bu coğrafyada nasıl büyük
bir insanlık örneği verilerek karşılandığını
hatırlamış olduk. Tabi
aynı noktadan hareketle Türkiye bu dönemde de bir geçiş ülkesi
olarak değişik göç hadiselerini yaşamış ve yaşamaya
aday bir ülkedir. Dolayısıyla bu tarihi birikimden ders
alarak, istifade ederek, Türkiyede eksik düzenlemeleri gidermek; atılması
gereken adımları atmak suretiyle kat etmesi gereken bir mesafe
var. Bu bizim tarihteki fonksiyonumuzu, bu dönemde de belki daha iyi biçimde
yerine getirmemizi mümkün kılabilecek bir anlayış değişimi
anlamına geliyor. Küreselleşme
hareketlerinin birçok farklı faktörlerde olduğu gibi insan gücünün
daha hareketli hale gelmesinde de rol oynadığını
biliyoruz. İnsanlar çok değişik sebeplerle göçe katılmaktadır.
Bunlardan birisi de iş aramak ve bulmak içindir. Benim katıldığım
oturuma, Paristen katılan Selin ŞENOCAK hanımefendinin,
Paris özelinde AB örneğini değerlendirdiği konuşmasından
hareketle şu söylenebilir; küreselleşmenin ivme kazandırdığı
emek konusundaki hareketlilik, Türkiyenin AB ile ilişkilerinde
çok önemli bir unsur olarak yakın gelecekte de önemini
koruyacaktır. Ancak
AB, öteden beri göçü sevmeyen, istemeyen bir politika benimsemekte
ve uygulamaktadır. Türkiyenin yaşadığı,
emek nitelikli olmasa da, göç tecrübeleri ve bundan kaynaklanan yükümlülükler
AByi düşündürmelidir. AB,
kendisini başka kültürlerle uyum sağlayamayan, tahammülü
olmayan bir birlik konumuna getirmekten, bir Hıristiyan kulübüne
dönüşmekten kurtulmak istiyorsa, öncelikle başka kültürden,
ırktan, renkten, coğrafyalardan gelen insanlar için net, açık;
onların insan haklarını koruyucu politikaları geliştirmeli
ve hayata geçirmelidir. Ancak yakın gelecekte özellikle Hıristiyan
demokrat partilerin iktidara gelmesiyle ABnin bu bakımdan
sorunlarının devam edeceğini kabul edebiliriz. Türkiyenin
yakın komşuları itibariyle yaşadığı göç
ise çoğunlukla siyasi ve değişik baskılara
dayanmaktadır. Bölgemizde siyasi karışıklıklar,
kaos devam ettiği sürece Türkiyenin çevresinden gelen göçlere
karşı çok fazlı etkili olamayacağı şeklinde
bir kanaatin ortaya çıktığını da söylemek mümkündür.
Ortadoğu ve Balkanlardaki her tür istikrarsızlık Türkiyeye
yönelen göç anlamına gelmektedir. Bu bölgelerdeki istikrarsızlığı
her tür karışıklık, sistem karşıtlığı,
siyasi çarpışmalar ve ekonomik sebepler olarak düşünmek
gerekir. Maalesef yakın gelecekte bu bölgelerin istikrara kavuşmasını
beklemek sanıyorum fazlasıyla imkânsız gözüken bir
beklenti olacaktır. Buradaki konuşmacıların büyük bir çoğunluğu akademisyenlerdi. Bütün arkadaşlar böyle bir Sempozyumun tertiplenmesiyle ilgili şükranlarını ifade ettiler. Bu sıradan bir nezaket gösterisi değildir. Üniversitelerimizin böyle büyük çaplı organizasyonlara imza atmadaki yetersizliği, bizi bu Sempozyumu tertipleyenlere karşı daha fazla müteşekkir olmaya yöneltmektedir. Temenni ediyoruz ki, üniversitelerimiz de böylesi büyük çaplı organizasyonları gerçekleştirme konusunda gayretli olsunlar. Bu yönüyle bir anlamda üniversitelerimizin yerine getirmesi gereken böyle büyük çaplı bir işi büyük başarı ile gerçekleştirdiği için Zeytinburnu Belediye Başkanımız Murat AYDIN beyin şahsında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Başkan IV. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ Prof. Dr. Sabahattin ZAİM Bismillahirrahmânirrahim.
Muhterem hâzirun. Her güzel şeyin bir sonu vardır.
Biz de burada bir toplantı yaptık ve sonuna geldik. Tabi her
şey söylendi, hepsini de biliyorsunuz zaten. Ama güzel şeylerin
tekrarında fayda vardır fehvasınca biz de burada
emredildiği için birkaç kelime tekellüm ediyoruz. İlk
konuşmamda arz ettiğim gibi, göçün asli manası bizim
dilimizde hicrettir, muhacerettir. Ve hicret kelimesi dilimizde gurbet
kelimesiyle beraber gider. Tarihimizde, edebiyatımızda hicret
ve gurbet hikâyeleri, şiirleri vardır. Meseleleri incelerken
bu edebi kavramları da unutmamak gerekir. Çünkü onlar bizim bütün
tarihi ve edebi hatıralarımızı canlandıran
kaynaklardır. Birinci husus bu. İkincisi,
burada hicretin, göçün çeşitli safhaları incelendi. Bunları
da umumiyetle ikiye ayrıldı, gidişler ve gelişler
diye. Başta da arz etmiştim. Gidişler umumiyetle bizim Türk-İslâm
tarihimizde genişleme hareketleriyle başlamıştır.
Türk dünyasını alırsak, Kaşgardan, Urumçiden,
Doğu Türkistandan başlayan hareketler, Türkistan diye
ifade edilen Orta Asyadan Horasandan Maveraünnehirden Fergana
vadisinden, İran üzerinden, batıya doğru Karadenizin
kuzeyinden ve güneyinden Anadoluya doğru akıp gitmiştir.
Daha önce de Afrikanın kuzeyinden İspanyaya kadar gitmiştir.
Bu
genişleme hareketlerindeki ana hareket noktası nedir? İşte
burada, batı medeniyetinin genişleme motivasyonu ile Türk-İslâm
dünyasının motivasyonu çok farklıdır. Bizde genişlemenin
esas hareket noktası, Fatih Sultan Mehmetin ifadesiyle ki o,
Biz kuru kavga için değil, İlayı Kelimetullah için
gidiyoruz demiştir, tebliğ görevidir. Yani Allahın
kelamını tebliğ etmek için. Bunu yaparken de belli bir
kaideye uymuşlardır. O da, dinde zorlama yoktur kaidesidir. Görevimiz
tebliğdir; isteyen inanır isteyen inanmaz. Herkes inancına
göre hür yaşar, bizim emanımız altındadır.
Dolayısıyla bir sömürü kaygısı yoktur. Hâlbuki
batının gidişlerinde, yine kendi dinlerini yayma gayesi
vardır ama bunda zorlama yapma yoluna gitmişlerdir. Oradaki
insanları dini de kullanarak iktisaden istismar etmek cihetine
gitmişlerdir. Bir Afrikalının dediği gibi, Onlar
ellerinde çanlarıyla geldiler, onların ellerinde çanları
bizim tarlalarımız vardı. Sonra o çanları bize
verdiler, giderlerken onların tarlaları bizimse çanlarımız
vardı. Dolayısıyla batılının sömürge
politikasında iktisadi istismar gayesi vardır. Bunun için de
zorlama yapmışlardır. İşte gidişlerde böyle
temel bir fark var. Osmanlı
devletinin gidişlerinde hep tebliğ gayesi vardır. Tebliğ
vardır, zorlama yoktur, bulundukları yerdeki kültürleri tam
bir hürriyet içinde muhafaza etmişlerdir. Osmanlıda ne
asimilasyon ne de entegrasyon meselesi yoktur. Ama
tabi bu gidişleri iki safhaya ayırmak gerekiyor. Yükseliş
devresindeki gidişler dediğimiz gibi olmuştur da, sonra
araziler azalmaya başlayınca, batı dünyası da
iktisaden dünyaya hâkim hale gelince, sömürü politikasını
değiştirmeyince ama bu sefer silahla değil finans kapital
yoluyla istismar ettikleri için dünyada fakir ülkelerle zengin ülkeler
arasındaki gelir farkları gittikçe açılmıştır.
I.
Dünya harbi sona erdiğinde, İslâm dünyası bitmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda üç tane İslâm devleti
kalmıştı: Afganistan, İran ve Türkiye. II. Dünya
harbi başladığı zaman batı dünyası ikiye
bölündü kapitalist ve sosyalist olarak. Bu çatışmadan
bilistifade İslâm dünyası nefes aldı ve gelişti. O
üç ülke 57 ülke haline geldi. Ve gelir farkları da oldukça
azaldı. Fakat sonra batılılar, kapitalist ve sosyalist
sistem Kissingerin de uyanıklığıyla anlaşma
yaptı. Dediler ki, Biz aptal mıyız? Biz çatışıyoruz
bunlar aradan sıyrılıyorlar. Co-existence, birlikte yaşayalım,
gene sen komünist ben kapitalist kalayım ama kavga etmeyelim.
Ondan sonra da bir aralık İslâm ülkelerinin petrolle elde
ettiği geliri arttırmasına rağmen 80lerden sonra,
hele Sovyetlerin yıkılmasıyla tek güç haline gelince,
bu sömürü politikasıyla diğer ülkeleri finans kapital ile
istismar etmeye başladılar. Borç vererek hepsini ele geçirdiler.
Bugün
zengin ülkelerle fakir ülkeler arasındaki fark, tarihin hiçbir
devresinde olmadığı kadar açılmış
vaziyettedir. Safahat ile sefalet bir arada yaşanmaktadır.
İşte bu durum göçleri doğurmuştur. Dengesiz gelir
dağılımı göçlere yeniden hız katmıştır.
Buradaki ana mesele gelir dağılımındaki
belirsizliktir. Dünyadaki servetlerin, gelirin sahipleri çok küçük
bir gruptur. Peki, nasıl zengin olmuşlardır? İki
prensibi çiğneyerek. Bizim inancımıza göre Cenabı
Hak kullarına diyor ki, helalinden kazanınız, haram yola
gitmeyiniz, faiz yemeyiniz, faizle iş yapmayınız. İkincisi,
zenginlik elde edenler bu zenginliklerinde fakirlerin de hakkı olduğunu
bilsinler ve onların haklarını zekât şeklinde
versinler. Bugün
dünyadaki servetleri ellerinde tutan zümreler, bu iki görevi yapmıyorlar.
Fakirlerin hakkını vermiyorlar ve çalışmadan
oturdukları yerden faiz sistemiyle para kazanıyor ve dünyayı
istismar ediyorlar. Yani günümüzdeki dev ekonomiler faizli, zekâtsız
bir sistemle dünyadaki gelir dağılımı bozukluğunun
müsebbibidirler. Bunlar
hayali laflar mıdır? Hayır değildir. Girmiyorum
detaylarına ama çareleri var ve uygulanıyor da. Efendim,
faizsiz sistem olur mu? Olur, bal gibi olur ve oluyor da. Bugün
çağımıza bilim çağı diyoruz, bilim çağı
bilgisayar çağı demektir. Bugün dünyadaki bilgisayar endüstrisinin
merkezi ABDnin batısında Kaliforniyanın kuzeyindeki
Silikon Vadisidir. Bill Gates falan orada yetişmiştir.
İşte buradaki bütün bilgisayar endüstrisi faizsiz sistem
ile kurulmuştur beyler. Bunu biliyor muydunuz? Çünkü hiçbir müteşebbis
yeni teşebbüslerde faizle sermaye alarak riske girmek istememiştir.
Onun üzerine Amerikalılar, İslâmdaki mudarebe sistemini
almışlardır. Risk kapital denmiştir, yatırım
şirketleri kurulmuştur ve proje getiren müteşebbislere
bunları vererek kâr ortaklığı sistemiyle zengin
olmuşlardır. Bugün bu sistem dünyada uygulanıyor fakat
fazla laf dolaştırılmayarak dünyanın uyanması
istenmiyor. İşte
bu gelir dağılımı bozukluğu göçlerin de
sebeplerinden birisidir. Türkiyede de gelir dağılımı
bozukluğu vardır, çünkü aynı bozuk sistem burada da işliyor.
Zenginler zekât vermiyor ve faizle, çalışmadan para kazanıyor.
Dikkat ediniz, devlet her sene altı katrilyon lira faiz ödüyor, bütçenin
yüzde altmışı-yetmişi faizlere gidiyor ve millete
bir şey kalmıyor. Demek ki söylediğimiz şeyler
hayali değil dünyadaki realitedir. Bunları bilmemiz lazım,
sadece şikâyet etmekle olmaz. Çözümleri de var tabi, yeter ki
insanlar istesin. Bu
gelir dağılımı adaletsizliği yüzünden, köyde
işsiz kalan insan kasabaya gidiyor. Kasabada iş bulamazsa
şehre gidiyor. Orada bulamazsa büyük şehre gidiyor. Orada da
bulamazsa yurt dışını düşünüyor. Ama gelir
dengesini bozan ülkeler, sadece menfaat kaygısıyla hareket
ettikleri için hudutlarını da kapamaya çalışıyorlar.
Hem insanların sefaletine sebebiyet veriyorlar hem de sefil
insanların iki lokma yemek için oraya gelmelerine izin vermiyorlar.
Artık
hâkim millet olarak değil iş bulmak için, ekmek parası
için gidiyoruz. Tabi orada da problemlerle karşılaşıyorlar.
Sayın Bakanım Mehmet AYDIN Bey çok güzel ifade buyurdular.
Bunlara karşı genel bir politika takip etmek durumundayız,
bir defa her insanın kendi içinde barışık olması;
kendiyle kavgalı olmaması lazım. Yani inanç bütünlüğü.
İkincisi bulundukları ülkede cemaatler halinde parçalanmamaları,
aralarında iş birliği yapmaları gerekir. Üçüncüsü
de diğer dindaşlarıyla bir iş birliği geliştirmeleri
gerekir. Ancak ondan sonra, bir bütün halinde, bulundukları ülkelerin
izin verdiği oranda kendi şahsiyetlerini muhafaza ederek bir
entegrasyon imkanı aramaları gerekir. Yeter ki bu devletler iç
politika yoluyla bu meseleyi istismar etmesinler. Meseleyi teşhis
bakımından bunlar önemlidir. Göç
vakıası bir dünya meselesidir. Bugünkü batı
medeniyetinin karşılaştığı bir sorundur.
İbn-i Haldunun felsefesini hatırlayalım. Medeniyetler
de insanlar gibidirler, doğarlar, büyürler sonra da inkıraz
bulurlar. İslâm dünyası doğdu, gelişti
imparatorluklar kuruldu sonra zamanı geldi inkıraz buldu. Bugün
batı medeniyeti yükseldi, şahikasına vardı. Şimdi
onlar da düşmeye başladılar. Düşüşler ne
askeriyeden ne de iktisattan başlar. Düşüşler kültür
sahasından, aileden başlar, işletme en son gelir. Bugün
batı dünyasında aileler çöküyor ve bir gerileme trendine
girmiş bulunuyorlar. Ben
1991 yılında ABDye gittiğimde eski bir hoca arkadaşıma
sordum, nedir sorununuz diye. Dedi ki, biri maddi biri manevi iki
meselemiz var. Maddi olan AIDS hastalığı, manevi olan da
tek ebeveynli aileler. Çocuğun ya anası ya babası yok. Bütün
suçlular da bunların içinden çıkıyor. Ailelerin
bozulması, eşcinsellik vesaire batı dünyasında kol
geziyor. Bize de maalesef geliyor. Bunlara karşı uyanık
olmak lazım. Göç
hadisesi dünyanın bütününü ilgilendiren bir hadisedir. Sadece
mevzi tedbirlerle halledemeyiz. Meseleyi mevzi olarak ele alırken
dahi, bütüne bakıp o bütün içindeki yerini tespit etmek,
tedbirleri uyumlu olarak almak gerekir. Tabi orada devletimizin de önemli
bir görevi var. Bugün
dünyada hürriyet, insan hakları, demokrasi deniyor, mangalda kül
bırakılmıyor ama uygulamada samimi hareket edilmiyor. Müstemlekecilik
bitti deniyor ama hala kapalı şekilde devam ediyor. Bugün dünyada
birçok millet zahiren de olsa istiklaline kavuştuğu halde, Türk
dünyasının bir kısmı hala esaret altındadır.
İşte Doğu Türkistan, Çinin işgali altındadır.
Dünya ses çıkarmıyor. Orta Asyada birçok Türk
devletleri var ama bağımsız değiller. Anayasaları
izin veriyor ama muhtar cumhuriyet olarak kaldılar. Çünkü petrol
kaynakları ve çeşitli zenginlikler onlarda. Dolayısıyla
Türk dünyasında hala esaret altında yaşayan kardeşlerimiz
var. Çare
nedir? Artık askeri, siyasi yol yok, olamaz. Fakat birisi kültürel,
diğeri iktisadi iş birliği olmak üzere iki imkân var. Kültürel
işbirliğine kimse mâni olamaz. Bizim onlarla ilgilenmemize,
onları sevmemize kim mâni olabilir. Sevgiye sınır var mıdır?
Yoktur. Demek ki bu kardeşlerimizi sevmeye çalışmalıyız.
Sevmek içinse bilmek gerekir. İnsanlar bilmediği şeyleri
sevemez. Öyleyse bu kardeşlerimizi tanımalıyız. Bendeniz
üniversitede hoca iken, her bölümde Avrupa araştırmaları
enstitüleri kuruluyordu. Ben de bizim bölümde bir Türk dünyası
araştırmaları merkezi kurdum. Çoğunda yok. (Alkışlar)
Bunu kurmaya mâni var mıdır? Demek ki önce istemek lazımdır.
Birbirimizi öğrenmeye çalışırsak, meselelerimizi müştereken
halletmenin yollarını da buluruz. Şu halde kültürel işbirliği
baştadır. Efendiler,
bugün Türkçe dünya haritamız yok. İslâm dünyasının
haritasını getir dediğimiz zaman TV kanallarında,
yok efendim diyorlar. Terk ettiğimiz ülkelerdeki tarihi şehirlerimizin
isimleri değişiyor, gençler bunları bilmiyor.
Gidiyorsunuz Makedonyaya, tarihi Manastır şehrine Bitola
diyorlar. Tarihi Kalkandelen yok onun yerine Tetova diyorlar. Doğduğumuz
Köprülü yok Veles diyorlar. Yahya Kemalin Üsküpüne bile
Skopje diyorlar. Şimdi onlar bunu diyorlar ama bizim haritalarımızda
bunlar belirtilemez mi? Yok. Türkiyede bu ülkeleri Türkçe
isimlerle belirten haritalarımız yok. Rica ettim başkanımızdan,
hiç olmazsa bu Sempozyumla ilgili basılacak kitapların sonuna
bu haritaları Türkçe koyun ki gençler tarihlerini unutmasınlar.
Şu halde kültürel işbirliği için hiçbir engel yok.
Yapabiliriz, yapmalıyız. İkincisi
iktisadi işbirliğidir. Refahı arttırmak bugün Birleşmiş
Milletlerin benimsediği prensip değil mi? İktisadi kalkınma
için bölgesel işbirliği BMnin insan hakları
dibacesinin prensibi değil mi? Öyleyse buna doğru gitmeliyiz.
Buna kim mâni olabilir ki? Yeter ki isteyelim. Bunun için bölgesel teşekküller
kurulmalıdır, kuruluyor zaten. İşte İslâm
Konferansı var, Türkiye üyedir. Bugün
dünyaya büyük devletler hâkim oluyorlar. Orta Asya bir boşluk içindedir.
Ve Orta Asya dünyanın en zengin bölgesidir. Petrol, doğal
gaz, uranyum, altın buradadır. Dünyanın büyük güçleri
buraları paylaşmak için kavga halinde. Eğer biz işbirliği
yapmazsak, buradaki sömürü daha da artacaktır. İş
birliği yapmamız mümkün değil mi? Tabi ki mümkün.
Kazakistana gittiğimde polis enstitüsü müdürü bir Rus bana
dedi ki, görüyoruz siz Türkler er geç işbirliği yapacaksınız.
Ama şunu bilin ki biz de buna mâni olmak için sonuna kadar mücadele
edeceğiz. Burada Rusyanın, ABDnin, Çinin menfaatleri
vardır. Biz burada işbirliği ile dengeleri sağlayarak
kendimize de imkânlar çıkartabiliriz. Kültürel
ve iktisadi işbirliği, göçlerin önlenmesinde, Türk-İslâm
dünyasının kalkınmasında iki önemli hedeftir. Buna
gitmek için hepimiz elbirliği içinde çalışmalıyız.
Buna imkân vardır. Devletin
bu hedefe göre tedbirler alması gerekmektedir. Ama Türkiyenin
hariciye teşkilatı buna göre düzenlenmemiştir. Misak-ı
Milliye göre sınırlanmıştır. Ama bugün Türkiye
zengin Türk dünyasının ve Osmanlı devletinin mirası
ile karşı karşıya kalmıştır. Bunlara
çözüm bulması için bu teşkilat yetmez, yeniden dizayn
edilmesi gerekir. Makedonyaya,
Kosovaya gittim. Sivil toplum kuruluşları harıl harıl
çalışıyor. Hüdayi Vakfı bir gecede bir tır
yiyecek ve giyecek dağıttı. Devletimizin yetkilileri ve
hariciyesi buna göre yeniden düzenlenmelidir. Arkasından da
mahalli idarelerin bu işte daha aktif hale gelmesi lazım.
İşte güzel bir örneği burada yaşadık. Hepimiz
Sayın Zeytinburnu belediye başkanını tebrik ediyoruz,
bu güzel harekete temessül ettiği için. Demek ki yapılabiliyor
bazı şeyler. Ve çok da güzel şeyler ortaya çıkıyor.
Doğru şeyleri, güzel şeyleri söylemek gerekir. Bana
bir gün bir büyük konferansımı dinledikten sonra dedi ki,
bu konuşmalarınıza devam ediniz. Çünkü peygamberimiz
buyurmuştur ki, beyanda sihir vardır. Söylenen güzel sözler
suya atılan taş gibidir. Halkalar halinde yayılır,
nereye gideceğini ancak Allah bilir. Ve öyle haller olur ki,
dinleyenlerden bazıları konuşanın maksadını
da aşabilir. Dolayısıyla hepimiz bildiğimiz güzel
şeyleri söylemeye, söyletmeye, organize etmeye çalışmalıyız.
Bu arada STKlara da büyük görevler düşüyor. Gerek AB ile
ilişkilerde gerek dünya teşkilatları içinde devletlerin
hareket sahaları sınırlı ve kısıtlı.
Ama STKlar her sahaya giriyorlar vızır vızır çalışıyorlar.
Biz de bu alanda daha aktif olursak daha güzel işler yapabiliriz,
birbirimizi sevmeye, öğrenmeye başlayabiliriz. Bundan da inşallah
hayırlar, bereketler doğar diyorum. Dinleyenleri saygıyla
selamlıyorum efendim. V.
OTURUM DEĞERLENDİRMESİ (9 Aralık 2005) Doç. Dr. Timur KOCAOĞLU Türkiyeye
Göçler başlıklı oturumda bildiri sunan konuşmacılar;
çeşitli ülkelerden gelerek Türkiyeye yerleşen farklı
kültürlere ve etnik unsurlara mensup göçmenlerin Anadolunun var
olan kültürel zenginliğine renk kattığını
vurguladılar. Türkiyeye Göçler oturumunda 10 konuşmacı
bildiri sundu. İlk
konuşmacı 500. Yıl Vakfı Başkan Vekili Sayın
Naim Güleryüz, 500 yıl önce İspanyadan Anadoluya
yerleşen Yahudi Göçüne; Başbakanlık Müşaviri
Sait Yusuf, Balkanlardan Anadoluya Yerleşen Türk göçüne
ve Balkanlardaki Türk göçmenlerinin durumuna; Hızırbek
Gayretullah ve Hamit Göktürk bugün Çin yönetimi altında
bulunan Doğu Türkistandan Anadoluya olan göç olayına
değindiler. Ali Çağrı ise Afganistandan Türkiyeye
yönelen göçler hakkında bildiri sundu. BM Yüksek Komiserliği
uzmanlarından Akif Atlı Türkiyenin daha kaç göç
dalgası beklediği sorusuna cevap ararken, Başbakanlık
Devlet Arşivinden Dr. Raşit Gündoğdu, Arşiv
belgelerine göre Anadoluya yönelen Kırım ve Çerkes göçlerinin
analizini yaptı. Irak Türkmen Cephesi temsilcisi Ahmet Muratlı,
Iraktan Türkiyeye yönelen Türkmen Göçüne değinerek,
son olaylar çerçevesinde yaşanan Türkmen dramını da gözler
önüne serdi. Çeçen Mültecilerinin durumunda yola çıkarak
Kafkaslardan Anadoluya Göçler konusunu dile getiren Doç. Dr.
Fethi Güngörün konuşmasının ardından Bilken Üniversitesinden
Hakan Kırımlı, Kırımdan Anadoluya
Tatar Göçleri konusunda bildiri sundu. Bu
oturumda bildiri sunan tüm konuşmacıların da özellikle
vurguladıkları gibi, Kafkaslar, Ortadoğu, Orta Asya ve
Balkanlar gibi değişik bölgelerden önceleri Osmanlı
Devletine sonraları 1923ten sonra Türkiye Cumhuriyetine
olan göçlerin ağırlıklı olarak siyasi sebeplerden
kaynaklandığı en önemli noktadır ve gerçekleri
yansıtmaktadır. Değişik
yerlerdeki siyasi karışıklıklar ve hayatı
cehennem eden baskılar insanları başka yerlere göç
etmek zorunda bırakır. Bu
ikinci aşamada ise, göç edilecek yer seçiminde rol oynayan başlıca
öğeler devreye girer. Bu öğelerin başında, bu yeni
yerin rahat bir ortam sağlayıp sağlamayacağı
kadar, o yeni yöre halkıyla tarihsel ve kültürel bağlar
olup olmadığı meselesi gelir.
İşte, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu ve Orta
Asyadan Osmanlı devleti ve sonra onun varisi Türkiye
Cumhuriyetine olan göçlerde de bu öğeler (faktörler) başlıca
belirleyici rol oynamışlardır. Osmanlı
Devletinin yıkılması, Türkiye Cumhuriyetinin
kuruluşu, Balkanlarda meydana gelen siyasi, askeri ve ekonomik
krizler ile Orta Asyadaki rejim problemlerini değerlendirdiğimizde;
20. yüzyıl başlarında Türkiyeye yönelen göçlerin,
bu bölgelerdeki siyasi değişmelere bağlı olarak
arttığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bildiri
sunanların birleştikleri bir başka nokta ise; Türkiyeye
yönelen göç hareketleri kültürel, dini, siyasi baskılardan
kaynaklanmıştır. Balkanlardaki siyasi ve ekonomik baskılar,
Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asyadaki kültürel soykırım
ve dikta rejimlerin baskısı, buradaki soydaşların
Anadoluya göç etmelerini sağlamıştır. Tüm
bildirilerdeki bir başka ortak nokta ise göç olgusunun insani
boyutu olmuştur. Dolayısıyla göç hareketleri bir insanlık
sorunudur, küresel bir meseledir. VII. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ Prof. Dr. Ali Rıza ABAY
-
Başa Dön
Teşekkür
ederim. Aramızdan ayrılmak zorunda kalan Prof. Dr. Kemal KİRİŞÇİ
Bey bana bir özet gönderdi birazdan onu takdim edeceğim. Benim
burada bulunma sebebim ise Kırsaldan Kente Göç ve Şehirleşme
oturumuyla ilgili değerlendirmede bulunmak. Sayın KİRİŞÇİnin
özetine geçmeden önce bir iki noktanın altını çizmek
istiyorum. Bu uluslararası Sempozyum bizi uzaklara, çok uzaklara götürdü. Bizim hakikaten eski bir medeniyetimizin olduğunu, bu medeniyetin izlerinin çok uzaklarda hala devam ettiğini hatırlattı. Bundan da öte, Hz. Ömerin ifadesiyle, Fırat kenarında bir koyunu kurt yemiş deseler, onu adl-i ilahi Ömerden sorar anlayışını adeta beyinlerimize tekrar kazıttı bu etkinlik. Şahsım adına söylüyorum, buradaki göç hikâyelerini dinlerken irkildim, tüylerim diken diken oldu. Allahım dedim, biz neredeyiz. Uzaklardaki insanlar bizden ümit bekliyorlar, yardım bekliyorlar biz, kendi halimize düşmüşüz Böyle bir iç geçirmesi yaşadım. Bu
Sempozyum karşımıza bir vizyonun çıkmasına da
sebep oldu. Küreselleşen bir dünyada, Misak-ı Milliyi
bile muhafaza edemediğimiz bir coğrafyada yaşıyoruz.
Ve biz kendimizi hep o Misak-ı Milli ile sınırlandırmışız.
Hani
teselli için söylenirdi, biraz önce Hüsamettin Beyin söylediği
gibi, çocukluk döneminde ezberlediğimiz, Orda,
uzakta bir köy var, gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür.
Ben bunu biraz daha düşündüm dedim ki, uzak doğuda, Çinde,
Doğu Türkistanda, Afganistanda, Pakistanda, dünyanın
birçok farklı yerinde insanlar bizden kendilerine el uzatmamızı
bekliyorlar. Biraz önceki oturumda Dr. Süleyman GÜNDÜZün de
ifade ettiği gibi aslında medeniyetimizin varlığını
yeniden hatırlamamız gerekiyor. Uzak idealleri olmayan, tabiri
caizse kızılelması olmayan bir toplumun yaşaması
mümkün değildir. Bu Sempozyum bana benim yüksek ideallerimi ve kızılelmamı
hatırlattı o açıdan başkana buna vesile olduğu
için bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. Efendim
şimdi de, ben kendi yönettiğim oturum ile ilgili değerlendirmelerimi
paylaşmak istiyorum. Çok
ifade edildi, artık beylik bir laf oldu. Göç kadim ve sosyal bir
olgudur ve insanlık tarihi ile yaşıttır. Ancak sanki
burada efendim, Anadoluyu kurarken biz buraya gelmişiz ve
Anadoluyu, eğer yanlış anladıysam affınıza
sığınırım, işgal etmişiz gibi bir
anlayış ortaya çıktı. Oysa tarihi değerlendirirken
o dönemin şartları içerisinde değerlendirmek gerekir.
Artık bugün geriye dönüp bunlar üzerinde bu şekilde düşünmenin
çok faydalı olmadığına inanıyorum. Sınırlar
belirlenmiş, uluslararası hukuk her şeyi çizmiş;
dolayısıyla biz, nasıl Avrupalı Avrupanın
sahibi ise, nasıl Uzakdoğulular yaşadıkları
yerlerin sahibi ise artık bugün de biz Anadolunun gerçek
sahipleriyiz. Yani Anadoluda misafir değil gerçek ev sahibiyiz.
Bir
başka nokta, hangi türden olursa olsun göçün mutlaka psikolojik,
ekonomik ve sosyolojik sorunları beraberinde getirdiği bir gerçektir.
Yalnız çok fazla göç hikâyesi anlatıldığı için,
belki içten bir eleştiri olacak ama sanki bu oturumu bir ağlama
duvarına mı çevirdik diye de aklıma geliyor. Oysa göçler
olumsuz tarafları olduğu gibi aynı zamanda insanların
bilgilerini, görgülerini paylaştıkları toplumsal bir
hareketliliğin de sebebidir. Bu açıdan, yeni iş imkânları
ve meslekler doğar. Dolayısıyla bardağın sürekli
boş tarafına değil dolu tarafına da bakmamız
gerekiyor. Bundan
önceki oturumda yine ifade edildi. Göç eden insanlar göç ettikleri
yerde tutunmak için daha fazla gayret sarf ediyorlar. Dolayısıyla
daha çok üretiyorlar. Efendim,
1980lerin sonunda 90ların başında Balkanlardan
gelen göçmenlerin hemen hepsinin işi, gücü, aşı, evi
vardır. Ama maalesef yerleşik olan insanlar yerleştikten
sonra sanki biraz uyuşuyorlar, hallerinden memnun oluyorlar. Belki
şu söylenebilir, göçte aynı zamanda hayat da vardır. Sebebi
ve çeşidi ne olursa olsun, şunu kabul etmemiz gerekir ki,
zorunlu göç çağdaş dünyada bir insanlık suçu olarak
kabul edilmelidir. Göç olgusunun sebep olduğu sonuçlar üzerinde
değerlendirmeler yaparken, sadece sonuçları değerlendirip
bir kanaate ulaşmak eksiktir. Göç olgusunun sonuçlarını
sebepleriyle birlikte ele almamız gerekiyor. Başkanlığını
yaptığım oturumdaki konuşmacılardan bir tanesi
özellikle günümüzde ülkemiz için sıcak bir olgu olan Güneydoğudan
gelen göçlerle ilgili gerçekçi yaklaşımlar ortaya konulmadığını
ifade etti. Tartışılabilir. Ama göç olgusuna daha geniş
bir perspektiften bakmamız gerekiyor. Bir sebebi ele aldığımızda
onun aynı zamanda bir sonuç olduğunu; o sonucun başka
sebeplerinin de olabileceğini düşünmemiz gerekiyor. Eğer
biz böyle düşünmeyip de sadece içinde bulunduğumuz şartlarda
durumu değerlendirecek olursak yanlış sonuçlara
varabiliriz. Bu şu anlama gelmemeli veya anlaşılmamalı,
biz zorunlu göçü hafife almıyoruz. Asla böyle bir şey
olamaz. Ama sadece pratik sonuçlardan hareketle durumu değerlendirdiğimiz
takdirde yanılabileceğimizi düşünüyorum. Bir
başka nokta, göçün beraberinde getirdiği diğer
sorunlar ve toplumun bütün katmanlarını ele alacak çalışmaların
yapılması gerekiyor. Örneğin başkanlığını
yaptığım oturumda hemşeri derneklerinin şehre
katkısı üzerinde durulurken, bunun sosyal ve kültürel bir
sermaye olduğu söylendi. Buradan hareketle artık şehre
gelmiş olan insanların tekrar gerisin geriye gidemeyeceğini;
göçün mutlaka köyden kente doğru olduğunu, tersine göçün
çok zor olduğunu, artık şehre gelen herkesin şehirli
kabul edilmesi gerektiğini anlamamız gerekiyor. Oturumumda
şöyle bir ifade dile getirildi: Aslında şehirleri yaşanılmaz
hale getiren göçler değil soysuz kentlilerdir.
Belki bu ifade ağır bulunabilir ama şu tarafına
katılmamız gerekiyor, hakikaten şehre gelip de şehirli
tarafından horlanan aşağılanan insanların olduğunu
biliyoruz. Bundan ötürü kendini şehirli kabul eden insanların
misafirperverlik içinde yeni gelen insanlara yol yordam göstermeleri
gerektiğini düşünüyorum. Modernitenin
bize dayattığı bir mimari algı var. Bir şehir,
bir ev tipi var. Denilmiş ki milimetrik olarak çizilmiş,
şurası sokaktır, burası mahalledir, sizin eviniz 105
m2dir. Dolayısıyla siz burada yaşamak durumundasınız.
Peki, göç eden insan geldiği yerdeki kültür ile burada
kendisine sunulan, dayatılan demeyim hadi imkânları karşılaştırdığında
uyum sağlayabiliyor mu? Dolayısıyla kendine göre bir
anlayışı şehrin bir kenarında oluşturmaya
çalışıyor. O bakımdan tek tip şehirden ve tek
tip şehirliden bahsetmek yerine yeni şehirlerden, kimlikli
şehirlerden bahsetmemiz gerekir. Bakıyoruz Konyada,
Kayseride bir şehirleşme anlayışı var.
Şimdi Kayseriyi ya da Konyayı Ankara gibi yapmak İstanbul
gibi yapmak bana göre yanlış bir yaklaşımdır.
Oraya o şartlar içerisinde o insanların kendi şehirlerini
kendilerinin kurması gerekir diye düşünüyorum. Biraz
da çuvaldızı kendimize batıralım. Akademisyenlerin,
entelektüellerin bilimsel çalışmalarda kavramsallaştırma
yaparken, zaman zaman aşağılayıcı, küçük düşürücü,
horlayıcı biçimde hareket ettiklerini görüyoruz. Örneğin
Türkiyenin çarpık kentleşmesi üzerinde dururken bütün
suç göçmenlerindir! Çünkü 1950lerde şehirlere gelmeye başladıklarında
onlara sunulan imkânlar ile onların hemen şehirleşeceği
düşünüldü. Sonra olmadı, onların yoksulluklarını
istismar etmeye başladık. Bu da yetmedi 90lardan sonra
onlara gettolu, varoşlu demeye başladık. Yapılan araştırmalar
gösteriyor ki, gecekondu bölgelerinde oturanlar kendilerine varoşlu
filan denmesinden müthiş rahatsızlık duyuyorlar. Yani
onları dışlamış oluyoruz. Hâlbuki şehre
gelen insanların mutlaka şehirleşme süreci içerisinde
olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Başkanlık
ettiğim oturumumda, dışarıya verdiğimiz göçlerle
ilgili Almanyadan gelen bayan belediye başkanı Cornelia
REINAUER, altına imza atacağım çok güzel bir sunum yaptı.
Ve dedi ki, biz Almanlar, dışarıdan gelen göçmenlere
bir gün gidecekler diye bakıyorduk. Onun için onları önemsemedik.
Bir süre sonra entegre etmeye çalıştık ama bunu da
asimilasyona çevirdik. Entegrasyon diyorduk ama asimilasyon yapmak
istiyorduk, o da olmadı. Aslında ne yapmamız gerekiyor?
Birlikte nasıl yaşayacaksak o şartları birlikte oluşturmamız
gerekiyor. Ben o zaman akıl için yol birdir başka bir şey
aramaya gerek yoktur demiştim, onu tekrar etmiş olayım. Göçün
yönü mutlaka iten tarafa değil çeken tarafadır, şehre
doğrudur. Dolayısıyla cazibe merkezlerinin sayısını
ne kadar çoğaltırsak göçün hızını ve yönünü
değiştirebiliriz. Bu anlamda Erzurum milletvekili Mustafa
ILICALI Bey dedi ki, biz iki tane proje ortaya koyduk. Bunlardan birisi
Erzurumda kış sporları merkezi kurulması ikincisi
de organik tarımın geliştirilmesi. Ben de dedim ki bunları
başarabilirseniz sizi tebrik ederiz. Eğer göçten şikâyet
ediyorsak, göçün sebepleri üzerinde çok ciddi şekilde durmamız
gerekir diye düşünüyorum. Artık
dikotomik bakış açılarından kaçınmamız
gerekiyor. Daha bütünleştirici, kaynaştırıcı
bir üslup ve yöntem kullanmamız gerektiğini düşünüyorum.
Göçmenlerin şehirlileşmesinde onların mutlaka şehirlileşebileceğine
inanmamız gerekiyor. Başka konularda temel varsayımlarımızın
üzerinde biraz düşünmeliyiz. Acaba bunlarda bir sorun var mı
diye
Descartesin
çok önemsediğim bir yöntemsel yaklaşımı var kısaca
ifade etmek istiyorum. Asıl önemli olan akla sahip olmak değil
onu iyi kullanmaktır. Bilimsel faaliyet yaparken bize hata yaptıran
sebepler vardır. Çocuklukta edindiğimiz peşin hükümler,
zihni tembellik içinde bulunmamız, kelimelere ve kavramlara yüklediğimiz
anlamlar bize hata yaptırır. Descartese göre bizim, açık
bilgiye ulaşmamızı engelleyen ve zekâmıza hükmeden
efendilerimiz vardır. Efendileri ikiye ayırır, dış
efendiler, işte büyük insanların söyledikleri laflardır.
Biz onları olduğu gibi kabul ederiz. İç efendiler ise
kendi önyargılarımızdır. Zaman zaman dış
efendilerden kurtuluruz ama içi efendilerden kurtulmamız daha güçtür.
Gazetelerde
yer aldı, İstanbulu yönetenlerden hiç birisi İstanbullu
değil. Sayın başkanım siz İstanbullu musunuz? VI. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ Prof. Dr. Kemal KİRİŞÇİ Şimdi
Kemal KİRİŞÇİ beyin göndermiş olduğu
metni okumak istiyorum. Daha sonra kendi oturumum ile ilgili değerlendirmeye
geçeceğim. Sayın
KİRİŞÇİ, Gesche KARRENBROCKın konuşmasını
özetleyerek şunları ifade etmiş: Türkiye
ve Osmanlının uzun bir sığınmacı ve mülteci
kabul geleneği olduğu ve bunun önemi üzerinde durdu. Ayrıca,
mülteci hukuku ve 1951 Cenevre Sözleşmesinin temel
ilkelerinden olan, sığınma başvurusu yapan kişiler
ile mülteci statüsü almış kişilerin, zulüm, baskı,
kötü muamele ile karşılaşma olasılığı
bulunan üçüncü ya da kendi ülkelerine dönmemesi uygulamasının
önemi üzerinde durdu. Türkiyenin Cenevre Sözleşmesini bir
coğrafi kısıtlama ile sadece Avrupadan gelen sığınmacılara
uygulamadığını, bu sebeple Avrupa dışından
gelen sığınmacıların ve mültecilerin korunması
ile BM Mülteciler Yüksek komiserliğinin bire bir ilgilendiğini,
ancak AB sürecinde Türkiyenin bu gibi sığınmacıların
karşılanması, başvuranların değerlendirilmesi
ve kabul edilenlerin topluma entegre edilmesinde gerekli hukuki ve
kurumsal altyapıyı hazırlamak durumunda olduğu ifade
edildi. Bu altyapı hazırlanırken Türk toplumunun
geleneksel misafirperverliğinin ve cömertliğinin unutulmaması
gerektiğini ve bunun altyapıya yedirilmesi için sivil toplum
ile yakın bir çalışmanın gerekli olduğunu söyledi. İkinci
konuşmacı konsolos Laura DOĞU, ABDnin bir göçmen ülkesi
olduğunu, kendi büyüklerinin 50lerde bu ülkeye göçtüğünü
ve bulunduğu konuma gelmek için ülkesinin verdiği imkânlardan
yararlandığını anlattı. ABDnin göçmen
kabul sistemini kısaca özetledi. Türkiyeden senede ortalama
3000 göçmen başvurusunun kabul edildiğini ifade etti. Emniyet
yetkilisi Mehmet TERZİOĞLU ise yabancılar dairesinin görev
alanlarını tanımladı. Türkiyede Cumhuriyetin
kuruluşundan bu yana yaşanan sığınma ve mülteci
hareketleri ile ilgili verileri yaptığı sunum ile ortaya
koydu. Türkiye Cumhuriyetinin göç ve sığınma
konusundaki hukuki mevzuatı ve ab katılım süreci çerçevesinde
yapılan çalışmaları özetledi. Uluslararası
Af Örgütü Türkiye mülteci Sorumlusu Taner KILIÇ, Türkiyenin
tarihinde sığınmacı ve mültecilerin kabulü
konusunda güzel örnekler bulunmasına rağmen, günümüzde
uygulamanın mülteci hukukuna uygun olduğunu söylemenin zor
olduğunun altını çizmiştir. Mültecinin hukuki tanımını,
1951 Cenevre Sözleşmesine dayanarak vermiştir. Bu sözleşmeyle
Türkiye üzerinde bağlayıcı etkisi olan diğer
uluslararası hukuki metinlerden de söz etmiş. Fransadan
katılan Anne de LOİSY, Fransada sığınmacı
ve mültecilerin haklarını kısıtlayan bir takım
uygulamalar olduğunu somut örneklerle anlattı. İnsan
Kaynağını Geliştirme Vakfı yetkilisi Demet GÜRAL,
Rusyadan çalışabilmek ümidiyle İstanbula gelen
bir Rus kadınının insan tacirlerinin eline düşüp
fuhşa zorlanmasını ele alan etkileyici bir öykü anlattı.
İnsan tacirleriyle mücadele ve mağdurelerin kurtarılmasıyla
ilgili yapılan çalışmaları aktardı. Yine bu
alanda devlet ve sivil toplum arasındaki işbirliğinden örnekler
verdi. LOİSY ayrıca İstanbul ve Ankara belediyelerinin mağdureler
için açılan sığınma evlerine verdiği desteği
ifade etti. Beşiri
Yezidiler Derneği Başkanı Veysi Bulut ise, Beşiri
Yezidilerin tarihlerini detaylı şekilde anlatmanın yanı
sıra Yezidilere yönelik önyargıların haksızlığı
üzerinde durdu. Sayın
Kemal KİRİŞÇİ, panel sonunda devlet bakanı
Prof. Dr. Mehmet AYDINın, hükümetin Avrupada yaşayan Türk
göçmenlerin bulundukları toplumlara entegrasyonu için geliştirdiği
vizyonu, katılımcı olarak paylaştığını
belirtmiştir. KİRİŞÇİ, Avrupada yaşayan
göçmenlerin entegrasyonu ile AB üyeliği sonrasında Türkiyeden
oluşabilecek göç olgusu ve demografik dinamikleri irdeleyen bir
çalışmanın son aşamasında olduğu için değerlendirme
panelinde bulunamamasından dolayı katılımcılardan
özür dilediğini belirtiyor. (Alkışlar) II. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ
Sayın
Cengiz ÇANDAR ise bilim adamı olmamasına rağmen bence en
bilimsel önerilerden birini dile getirdi ve inter-disipliner çalışmalar
ile göç olayının incelenmesini önerdi. Ben ona trans-disipliner
diyeceğim. Ki sanıyorum Bilgi ve Koç üniversitelerindeki
merkezlerde de böyle çalışılıyor. Dördüncü
konuşmacımız Dr. İbrahim SİRKECİ bize çok
önemli bir bilgi verdi ve dünya nüfusunun yüzde üçünün göç
etmiş olduğunu söyledi. Ki bu da 170 milyon civarında
bir nüfusa karşılık geliyor. Yalnız bir şey
daha söyledi, serbest hareketliliğin önünü açmak gerekir, buna
bariyerler koymamak gerekir dedi. Benim bu konularda biraz daha
geleneksel bir bakış açım var, birazdan ifade edeceğim.
Dr.
Mehmet MÜEZZİNOĞLU bir Batı Trakya Türkü olarak çok
öz ve duygusal bir şekilde kendi yaşam öyküsünden küçük
bir kısım anlattı. Sayın MÜEZZİNOĞLU, hiçbir
zaman unutmayacağım bir cümle kurdu. İnsanlar
hayallerini ve hayatlarını kurma umudunu yitirdikleri zaman göç
ederler dedi. Benim için çok vurucu bir cümle idi. Muhakkak çok daha
güzel şeyler de söylendi benim hatırladıklarım
bunlardı. Genel
sosyoloji alanından gelmiş olmanın getirdiği bir açılımla
vurgulamak istediğim bir şey var. Göç incelenmeli elbette.
Ama üç boyutta incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir
makro, bir mezzo, bir de mikro boyutu var. Makro derken tabi günümüzde
küreselleşme dediğimiz rüzgârla başlıyoruz. Bütün
uluslararası politikalar, insan gücü planlaması, iskân
planlaması, nüfus planlaması, ortak dil ve dine sahip olduğumuz
insanların şuandaki ve gelecekteki durumları ki ORTAYLI
hoca bu kesimden Türkiyeye yoğun göç beklenmesi gerektiğini
söylemişti. Bunlar makro düzeyde planlanması gereken
hususlar. Küreselleşme
rüzgârlarına tepki gösterilmesini çok anlamlı bulmuyorum.
Küreselleşme hayatın bir gerçeği. Bizim buna karşı
sloganlarla dikilmemiz çok anlamlı gelmiyor. Bunun etkileri
kontrol edilebilir. Bunun bir gerçek olduğunu bilip, etkilerinin
daha yaşanabilir bir dünyaya ulaşmamız için nasıl
dönüştürülebileceği üzerinde politika geliştirmemiz
gerekiyor. Dolayısıyla göçle ilgili makro incelemelerde bir
vizyon belirlemek bir stratejik planlama yapmak durumundayız. Bir
kere yerleşik olmak esastır. Tamam, bu göç Sempozyumu ama göçün
yüceltilmesine karşıyım. Evet, ötekini tanıyacağız
ama evimizi barkımızı terk ederek açlık susuzluk içinde
ötekini tanımaya kalkışmanın da yüceltilecek bir
tarafı olduğunu düşünmüyorum. Asıl olan yerleşikliktir.
Kültür yerleşikliktir. Ama küreselleşme insanları
oradan oraya sürüklemektedir ve herhalde geometrik bir şekilde
artacaktır bu oran. Özellikle Türkiye üzerine de yoğun bir
göç akımının fazlasıyla dışardan yönlendirilerek
gönderileceğini düşünüyorum. Esas
olan yerleşikliktir dedik, göçü çok fazla yüceltmeyelim. Bu
makro planda verilmesi gereken çok önemli bir karar. Çünkü küreselleşmenin
etkisiyle yoğunlaşan göçler bizim mekânla bağımızı
kopartmaktadır. Böylesi göçler bizi zamana mahkûm etmektedir.
Tarihi olmayan bir zamana mahkûm olmaktan söz ediyorum. Çünkü mekândan
kopartılmış bir zaman anlayışı koftur,
çürüktür, rüzgârın önünde sararmış yaprak gibi
sizi oradan oraya atar. Önemli
olan şehirler kurmaktır, kentler değil. Yani insanların
konakladıkları yerler değil ama tarihi, kültürü olan
yerleşik şehirler kurmaktır. Bunlara sahip çıkmamız
gerekir. Bunun için de küreselleşmenin etkilerini yaşarken,
aman ne güzel bu arada göç de var göçelim değil, o göçün
planlı olması gerekiyor. Kim geliyor, nasıl geliyor, niçin
geliyor, o gelenden kim kâr elde ediyor, gelenin kendisi ne kadar kazançlı
Makro planlamalar yapılırken bu konularda her tür duygusallığın
ötesinde rasyonel hareket edilmesi gerektiğine inanıyorum. Göçün
ikinci olarak kurumsal bir düzlemi var, orta boy, mezzo düzlemi.
Belediyeler burada, işin güvenlik kısmı burada, konut
sektörü burada, iş hayatı burada, Türkiyenin kendi imkânlarından
söz ediyoruz, gençlerin ve kadınların eğitimi burada.
Bunların düzene konulması gerekiyor. Sanıyorum bu konuya
hiç değinilmedi. Belediyelerin göçler karşısındaki
pozisyonu nedir? Bunların daha spesifik toplantılarda konuşulması
gerekiyor. Mevcut ve olası göçlere, örneğin AB ile ilişkiler
ilerledikten sonra hızlı bir şekilde yaşayacağımız
durumlara karşı düzenlemeler ne olmalıdır? Ben
sadece dil ve din birliğimiz olan yerlerden değil örneğin
bütün bir Afrikanın bütün hastalıklarıyla da
geleceğini düşünüyorum. Bunların şimdiden orta
boy düzlemde nasıl çözümlenebileceğinin üzerinde düşünülmesi
gerekiyor. Bu aynı zamanda bir güvenlik problemidir. Mikro
boyutta ise bireysel bir yönü var. Edebiyata, sanata ve insani acılara
yansıması var. Göçün travma yaratan bir acı olduğunu
ve belleklerimizden öyle kolay kolay silinemediğini, kuşaklar
boyu bu acı anıların yaşanmakta olduğunu
bilelim. Bence asıl olan insanları yerlerinde kalmaya teşvik
etmektir. İnsanları kendi memleketlerinde iş, aş
sahibi yapmak, hedef ülkelerin olası kaynak ülkeleri ekonomik
olarak desteklemesi örneğin, bir çözüm olarak düşünülüyor.
Benim aktaracaklarım bu kadar. Teşekkür ediyorum sayın
başkan.
IX. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ Dr. Süleyman GÜNDÜZ Teşekkür
ediyorum sayın başkan. Ben öncelikle Nilgün hanımın
sözlerine eklemleyerek başlamak istiyorum. Şehirler ve yerleşik
hayat, tarihçiler, sosyologlar, şehir bilimcilerin tartıştıkları
dehşet bir konu olagelmiştir. Medeniyeti hangisi kurar, yerleşikler
mi göçlerle gelenler mi? Görebildiğimiz kadarıyla insanlığın
yeryüzündeki varlığı bir göç olgusu üzerine dayanıyor.
Teoloji kitapları böyle bir olgudan bahsederler. Antropoloji farklı
olgulardan bahseder. Ama sosyoloji ile antropoloji arasında,
sosyoloji ile kent kültürü arasında olan çatışmaların
temelinde bu göç sistemlerinin bir medeniyeti oluşturması ya
da oluşturamaması tartışılmıştır.
Mesela hocamız dediler ki, şehirler kurmalıyız çünkü
kültür şehirlidir. Ama bütün dünyada bütün medeniyetlerin de
göçlerle şekillendiğini görüyoruz. Türlerin Anadoluda
büyük bir uygarlık oluşturmaları buna örnektir. Bütün
yüzyıllarda medeniyetlerin sona erişleri ancak göç almadıkları
zaman başlıyor. Şuna
katılıyorum, şehirler kurmalıyız dedi Nilgün
hocam. Doğrusu siyasete girerken benim söylemlerimden bir tanesi
de buydu. Konut alanları üretmek değil yeni şehirler
kurmalıyız. Bizim şuan yaptığımız
sadece konut alanları üretmekten ibaret. Konut alanları üretmek
bir şehrin ölümüne tanıklık etmektir. Paul
Valeryden, uygarlıkların ölümünden bahsetmeyeceğim.
Konut alanları üretmek her zaman mevcut bir şehrin ölümüne
tanıklık etmekle eş anlamlıdır. Elbette yeni
şehirler üretmeliyiz. Yeni şehirler yeni bir medeniyetin de
inşası anlamına gelir. Mesela
küreselleşmeden bahsederiz. Bu dünyada hiçbir sorun yeni değildir.
Küreselleşme onuncu yüzyılda da var. İnsanlığın
yeryüzü serüveniyle başlayan, her çağda farklı
boyutlarda yaşanan bir olgudur. Adaletsiz paylaşımlar geçmişte
de olmuştu. Göç olgusunun durdurulmasının en önemli
çözüm yollarından bir tanesi adaletli paylaşımdır.
Birkaç hafta önce Ankarada bir fotoğraf sergisi açtım ve
dünyanın değişik yerlerinde çektiğim fotoğrafları
sergiledim. Ve insanlarla bir yüzleşmeyi gerçekleştirdim.
Sergimin teması, ağıtlar ve anıtlardı. Ve
şöyle diyordum, doğunun ve güneyin ağıtları
batının ve kuzeyin anıtlarıdır. Anıt
olarak sadece dikilen heykelleri kastetmiyorum. Bir kent yaşamı,
onun getirdiği sonuçlar da anıttır. Yani öykündüğümüz
bir dünya ile yüzleşmenin sorusunu sormak istedim. Bu
çağda artık nerelisiniz sorusuna, Sayın ABAYa da bu
anlamda bir gönderme yapmalıyım, karşılık
verilecek tek hanelik cevap yoktur. Sayın başkana soruldu, ben
Sakarya milletvekiliyim, bana sorulsaydı Sakaryalı mısınız
diye şöyle başlamam gerekiyor, babam filan yerde, annem filan
yerde, ben de şurada doğdum. Artık yeryüzünde doğduğunuz
yere ait söyleyecek tek haneli bir cevabınız yoktur. İyi
ki de yoktur. Çünkü hocamdan biraz daha farklı olarak düşünüyorum.
Ben inanıyorum ki, Sabahattin ZAİM hocamız da bundan
bahsetti, hicret, göç, yeni bir medeniyet oluşturmak
Yerleşik
hayat, artık yavaş yavaş ölümün seyridir. Bir insan öleceği
zaman yerleşik hayata geçer. Eğer göç varsa bir dinamizm
vardır. Kültürü taşımak vardır. Ve gittiğiniz
yerlerde kültürlerle yüzleşmek vardır. Yeryüzünde göç
olgusunu en iyi beceren millet de Türk milletidir. Şüphesiz
bütün bu göç olgusunun altında, şahıs örnekleri
geldi aklıma. Mesela burada konuşmacıydı, Mehmet MÜEZZİNOĞLU,
iyi bir siyasetçi. Kendisi Batı Trakyalıdır. Bir göçmendir.
Ahmet İhsan KIRIMLI. Bakan ve siyasetçidir. Kırımdan
göç etmiştir. Doğan GÜREŞ, bir Çeçendir. Carlos
Menem El Turco, bu yüzyılın başında ailesi
Arjantine göç etmiş ve orada devlet başkanlığı
yapmış bir şahsiyettir. Aliya İzzet BEGOVİÇ,
anne tarafından Üsküdarlıdır ve Bosnada Cumhurbaşkanlığı
yapmıştır. Ömer RODRİGEZ, Venezüella dış
işleri bakanı. Afro-İslâm bir adam. Bizim Avrupada
milletvekili arkadaşlarımız var. Celal AYGÜN, Lale
ATAMAN, Vural ÖGER, Ozan CEYHUN gibi
Böyle başarılı
siyasetçilerimiz var orada. Türkiyede
gerek iç gerek dış göçe bakış itibariyle diğer
ülkelere göre bir farklılık vardır. Ülkeler göçlere
iki tür yaklaşım gösterirler. Bir tanesi geçmiş
ideallerinin devamı için göç olgusuna izin verirler ve onlarla
irtibat sağlarlar. Bölgesel ilişkiler itibariyle, Balkanlar,
Kafkaslar ve Ortadoğu bu ülke için aynı anlamı taşıyor.
Mesela bizler Bosna ile yakın ilgiliyiz, neden? Çünkü benim bir
komşum Boşnak. Bir başka komşum Çeçen, Çeçenistanla
yakın ilgilerimiz var. Dolayısıyla Türkiye buradan belli
miktarda göçe izin vermiş. Ama boşaltma değil. Belirli
miktarda, taze bir bağ oluşturabilmek için. İkinci
göç olgusu ise, yeni etkileşim alanları kazanmak, baskı
oluşturmak ve iş gücünü arttırmak ile ilgili. Mesela
batı ikinci tür üzerinde duruyor. Eski kültürlerle ilişki
kurmak anlamında değil, çünkü kendisi kıta Avrupasında
oluşturmuş. Ama örneğin İngiltere bir kolonyalizm
vasıtasıyla dünyanın diğer bölgeleriyle ilişki
geliştirmiş. Bizimkisi farklı. Biz bir medeniyet havzası
üzerinde hüküm sürmüşüz. Dolayısıyla bunların
bütünüyle bizim bir şekilde irtibatlanmış olmamız
gerekiyor. Hocam
Kızılelmadan bahsetti. Ama batı öyle değil. Hem
yeni etkileşim alanları kazanmak, hem de siyasi mültecilik üzerinden
baskı kurmak için göçü kullanıyorlar. Türkiye Avrupa ilişkilerinde
böylesi örnekler var. Bir de tabi iş gücünü arttırmak için.
İlber ORTAYLI hocam yavaş yavaş Türkiyede de, nüfus
kontrolü ile birlikte yaşlanmaya doğru gidildiğini söyledi.
Dolayısıyla Türkiyenin de dış göç alması
gerektiğini anlattı. Ama maşallah yeryüzünde bizim
kadar velut bir ülke yok. Böyle bir ülke yok arkadaşlar. Bir
anda bir milyona yakın mülteciyi, mülteci olarak değil de
misafir olarak kabul edebilecek çerçevede bir ülkeden söz ediyoruz.
Çünkü bu ülkenin konumu çok farklıdır. Örneğin,
Bosna savaşı esnasında balkanlardan kalkıp, batıya
gitmiş olan insanların hepsi mülteci statüsündedir. Birleşmiş
Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, bu insanlara gündelik
belirli miktarda para ödüyor. Fakat Türkiyeye gelenlerin hiç
birisi mülteci statüsünde değildir, hepsi misafir statüsündedir.
Neden? Çünkü bu ülkede eğer siz gelecek olana mülteci
muamelesi yaparsanız onu ve buradaki akrabalarını incitmiş
olursunuz. Burada
konuşmacılardan bir tanesi, Çeçenlerin Türkiyeye gelişlerindeki
mağdur konumlarına değindi. Ama onlara mülteci demiyoruz.
Bunlara böyle bir statü veremiyoruz ve uluslararası fonlardan
yararlanamıyoruz. Böyle naif taraflarımız var bizim. En
büyük göç de Iraktan gelen göç dalgasıydı. Ama bu ülkenin
ekonomisi sarsılmadı. Çünkü farklı bir kavram üzerinde
oturuyor bu ülkenin değerleri. Mesela benzeri bir mülteci akını
1996 yılında Arnavutluktan İtalyaya doğru yaşandı.
Üç yüz bin civarında insan İtalyaya geçmek istiyordu ve
İtalyanlar teknelerle gelen insanlara ateş etmeye başlamıştı.
Bu ülkede bir anda 600700 bin kişi gelmesine rağmen öyle
bir hadise yaşanmamıştır. Batılılar
ilginç bir şey yaptılar, buna da değinmek istiyorum. Boşnak
mültecileri hemen kabul ettiler. Oysa Arnavut mültecileri kabul etmek
için bu kadar istekli davranmadılar. Çünkü Boşnakların
tümü çok iyi eğitimliydiler. Aldılar ve geri göndermediler.
Dönememelerinin iki sebebi var, ilki batılıların göndermemesi.
İkincisi henüz güvenlikleri sağlanmadığı için
kendi topraklarına dönmüyorlar. Bazı
ülkeler kırsaldaki sorunları çözmek için, kırsala
hizmet götürmeyi önemsemezler. Dolayısıyla kentler çok
cazibeli hale dönüşür. Bunlar programlı olursa elbette kırsaldaki
insanların üretime katılmaları itibariyle çok büyük
anlam ifade edebileceklerini düşünüyorum. Çok
fazla sosyolojik verilerle sizleri meşgul etmeyeyim. Başkanlık
ettiğim oturumda gerçekten çok başarılı sunum
yapan üç tane arkadaşım oldu. Dr. Ayşem Biriz KARAÇAY,
bütün süreçleri kategorik olarak verdiği bir tebliğ sundu.
Mazlum-Der temsilcisi sivil toplum kuruluşlarının özellikle
mülteciler hukuku ve uygulamaları ile ilgili çözüm önerilerini
dile getirdi. Raif KAPLANOĞLU kardeşim de Bursa örneğini
vererek iç göçün de şüphesiz çok anlamlı olabileceği
üzerinde durdu. Zeytinburnu
Belediyesi çok ciddi bir performans ortaya koymuştur. Bu burada
kalmamalıdır. Buradaki birikimin diğer yerel yönetimlere
ve merkezi yönetime aktarılmasını sağlayacak
mekanizmaların oluşturulmuş olduğunu düşünüyorum.
Kendilerini tebrik ediyorum. Önemli bir iş çıkarttılar.
Bitirirken
burada iki konudan daha bahsetmek istiyorum. Bir tanesi Karabağ
sorunu, burada bir Azerbaycanlı dostumuz konuya değindi.
İkincisi Doğu Türkistan örneği. Bazı ülkeler nüfus
yapılarını değiştirmek için iç göç olgusunu
arttırmaktadırlar. Doğu Türkistanda böyle bir örnekle
karşı karşıyayız. Siyasileri temsilen şunu
söyleyebilirim. İzmir Milletvekilimiz Zekeriya AKÇAM önümüzdeki
mülteci yasasını bir anlamda sizlerle paylaştı.
Bunun yanı sıra Ankarada daha önce E tipi cezaevi olarak düşünülen
bir alan revize edilerek mülteciler ile ilgili bir alana dönüştürülecek.
Hükümetin bu konuda son derece ciddi çalışmaları var.
Gerek yerelde gerekse de küresel anlamda her türlü işbirliğine
hazır olan bir siyaset anlayışı var. Meclisten bu tür
yasaları çıkartmak son derece kolaydır, çünkü güçlü
bir iktidar var. Ben siyasetin üzerine düşen sorumluluğu
yerine getireceğine inanıyorum. Artık bu ülkenin sanat
tarihçileri, sosyologları, şehir bilimcileri ve göç
uzmanlarıyla birlikte, bu ülkenin yeniden yapılandırılması
gerekiyor. Unutmamak gerekiyor ki, göç eşittir mültecilik kavramı
içinde konuya bakmıyoruz. Göçmenler bizim misafirlerimizdir. KAPANIŞ
OTURUMU DEĞERLENDİRMESİ Değerli
arkadaşlar. Bu mekânda dört gün boyunca benim şu konuşmamla
beraber atmış dokuz konuşma yapıldı. Toplamda
atmış iki kişi konuştu. Göç olgusu enine boyuna
tartışıldı. Şunu gördük. Türkiye bir göçmen
ülkesidir. Hem iç göç, hem de dış göç oldukça
problemsiz bir şekilde yönetilmiştir. Avrupa'ya göç veren
bir ülke konumunda görülmekle beraber ülkemizin, yaklaşık
yedi milyon civarında göç aldığını da gördük.
Kayda değer herhangi bir sorunun yaşanmadığı da
ortada. Fransada son zamanlarda yaşanan bir olay var. Türkiyede
böyle bir olay yaşanmadı. Türkiye
göç veren değil aynı zamanda çok ciddi anlamda göç alan
bir ülkedir olgusunun özellikle AB üyesi ülkeler tarafından
bilinmesi gerekmektedir. Bu süreci nasıl yönettiğimiz burada
enine boyuna tartışıldı ve Avrupalı dostlarımız
da konuşulanları dinlediler. Türkiye
sadece akraba topluluklarından, aynı kültür havzasındaki
tabiri caizse kültürdaşlarından göç almamıştır.
Değerli gazeteci Aytunç ALTINDAL Bey dört tane Hıristiyan
topluluğun da Türkiyeye geldiğini ifade etti. Bundan
birkaç yıl önce Avustralyaya gitmiştim. Sydneyde bir
çarşıda dolaşıyoruz. Bir tanesi sordu nerelisiniz
diye. Dedik ki Türkiyeliyiz. Boynumuza sarıldı. Kendisine
sordum, Yunanistanlı bir Rum olduğunu ifade etti. Yıllardır
özlemini çektiği bir kardeşini görmüş gibi sevinmişti.
Yine 1999da Kudüse gittim. Yanımda birkaç arkadaşım
daha var. İnanılmaz bir olay. Musevilerin, çok ama çok sıcak
ilgisini gördüm. Aynı şey tabi Araplar nezdinde de vardı.
Ramazandı ısrarla bizi iftara davet eden Araplar bir yanda,
bizi çay içmeye çağıran Museviler diğer tarafta
Tabi bu olayın tarihi arka planı var. 500. Yıl Vakfı
başkanı Naim Güleryüz Bey burada, o da İspanyadan
gelen Musevilere Osmanlının nasıl davrandığını
ortaya koymuştu. Geçmişe dönüp baktığımızda
Osmanlının, bu topraklar üzerinde yaşayan o büyük
devletin, bu işi çok güzel yaptığını görüyoruz.
Aksayan yönler muhakkak vardır. Sonuç
olarak göç olgusu tarihsel olarak çok iyi yönetilmiştir
diyebiliriz. Evet,
ben bir Zeytinburnuluyum dedim hocama. Otuz iki yıl önce buraya
gelmişim, okumak düşüncesiyle ve Zeytinburnunda belediye
başkanı olduk. Anam babam Giresunda doğmuş ama çocuklarım
Zeytinburnunda doğdu. Değerli vekilimizin hatırlatmasıyla
kendimizi ancak bu şekilde tanıtabiliyoruz. İyi ki
Zeytinburnuna gelmişim, iyi ki orada yaşamışım
ve yaşıyorum. Zeytinburnu sayesinde dünyayı ve Türkiyeyi
tanıdım. Memleketimizdeki farklı alt kültürlere mensup
kardeşlerimizi tanıdım. Rumeliden, doğu Türkistandan,
Anadolunun farklı yörelerinden gelen kardeşlerimizi tanıdık.
Önce komşu olduk, Karadenizden gelen lahanasını,
Rumeliden gelen böreğini dostlarıyla paylaştı.
Doğu Türkistandan gelen sütlü çayını herkesle
paylaştı. İyi ki diyorum, iyi ki Zeytinburnuna gelmişim,
iyi ki Zeytinburnunda bu insanları tanımışım.
Onun için ben mutlu bir insanım. Değerli
hocalarım, değerli katılımcılar sizlere
Zeytinburnu halkı adına canı gönülden teşekkür
ediyorum. Dört gün süreyle sizlerle birlikte olduk. Her kürsüye çıkan
konuşmasının hem başında hem sonunda bana teşekkür
etti. Ben de müsaadenizle hem Zeytinburnu halkına hem de mesai
arkadaşlarıma teşekkür etmek istiyorum. Başta Ömer
ARISOY, Mustafa AYDIN, İsmail ULUHAN ayrıca direkt bu
organizasyonun gerçekleşmesinde katkısı olan Akif ATLI,
Prof. Dr. Hüsamettin ARSLAN, Mahmut ÇETİN, Mükremin ATMACA ve
İsmail CENGİZ kardeşime teşekkür ediyorum. Ayrıca
Kaşgar Tanıtım şirketi yöneticilerine de
sizlerin huzurunda teşekkür ediyorum. Hemen
şunu da ifade edeyim. Değerli vekilim dedi ki bu iş
burada kalmamalı, canlı tutulmalı. Göç olgusundan elde
edilebilecek çok şey var. Bunu sadece Zeytinburnu sınırları
içinde hapsetmemek gerekiyor. Buradan elde edilen sonuçların yurt
içi ve dışında paylaşılması gerekiyor.
Buradaki konuşmaların kitaplaşması en kısa sürede
gerçekleşecektir. Belediyemiz bünyesindeki Yerel Kalkınma ve
AB ile İlişkiler Merkezimizde bir sekretarya da icra-i
faaliyette bulunacaktır. Sizlere tekraren çok çok teşekkür
ediyorum. Allah eksikliğinizi göstermesin, birlik ve beraberliğimizi
bozmasın. Bu dünya herkesin barış içerisinde yaşayacağı
kadar imkânlara sahiptir, ben onu gördüm. ULUSLAR
ARASI GÖÇ SEMPOZYUMU Zeytinburnu Belediyesi olarak düzenlediğimiz Uluslararası
Göç Sempozyumu nihayete ermiş bulunuyor. 4 gün boyunca yapılan 67 konuşmanın tamamını
büyük bir keyifle dinledim. Göçün siyasi olduğunu, Göçün ekonomik olduğunu, Göçün ekolojik olduğunu, Göçün kimi yerde suç olduğunu, Kimi yerde güç olduğunu, Kimi yerde bereket olduğunu, Fakat her yerde mecburi olduğunu, Yaşam taşıdığını, Tohum attığını, Velhasıl her şeyi ile insanî olduğunu hep
beraber bir kere daha müşahade ettik. Açılışta
ifade ettiğimiz, çığlığımızın
bir çığ başlatması dileğimizin katılımcıların
ve kamuoyunun yoğun ilgisiyle şimdiden gerçekleşmeye başladığını
görmek bizleri memnun etti. Her yönüyle ifade edilen, herkese farklı yönünü gösteren
göç, konuşmacılarımızın görüş ve bilgi
kareleriyle zihnimizde bir bütün oluşturdu. Göç konusundaki dağınık kanaatler artık
bir bütünlük arz etmektedir, diyebiliriz. Fotoğrafın
dağınık kareleri birleştirilmiştir. Artık göç fotoğrafını daha net
görebiliyoruz. Sempozyumun sonunda ben artık daha rahat bir şekilde
Göç güzeldir diyebiliyorum. Sayın İlber Ortaylı hocamızın burada ifade ettiği gibi Göç etmeyen toplumlar, kültürel olarak zayıflar, hatta ölürler. Her oturumda anlatılan göç hikâyeleriyle hüzünlendik, şaşırdık, heyecanlandık.. Göç bir bölgenin, bir kimsenin veya bir toplumun meselesi değil. Konuşmacılarımız
da teyit ettiler: Göç, dünyamızın tamamını ilgilendiren
acil ve önemli bir meseledir. BM ve Uluslararası Af Örgütü göçün bir hak olduğunu
söylüyor. Sivil toplum kuruluşları insanların yaşadığı
dramları gündeme getiriyor. Göçmen dernekleri, Türkiyeye göçün Türk Dünyasında
nasıl bir anlam kazandığını
belirtiyorlar. Buradan çıkarabileceğimiz en genel sonuç şudur:
Göç, nereden nereye olursa olsun, her yönüyle beşerî
bir meseledir. Ve herkesi ilgilendirmektedir. İnsanla ilgilidir. İnsanın durumudur. İnsanın derdidir. İnsanın çaresidir. İçişleri Bakanımız Sayın Abdulkadir
Aksunun da ifade ettiği gibi, çözümler ancak global çapta
işbirliğiyle çözülebilir. Sayın bakanımız, çözümler üzerinde bakanlık
çalışmalarını da bizlerle paylaşma nezaketini
gösterdiler. Türkiyenin, göç alan, göç veren ve transit
ülke olarak, göçün üç haline de ev sahipliği
yaptığını belirttiler. Devlet Bakanımız Sayın Mehmet Aydın,
Türkiye göçmenler için başarılı bir entegrasyon
modelidir, dediler. Bu modeli fark etmesi ve görmesi gereken yer Avrupadır,
dediler. Tamamen katılıyoruz. Bu örnekten ders almamış olan Fransanın
yaşadıklarına dikkat çektiler. Bence çok yerinde
tespitlerdi bunlar. Tabii, saygıdeğer misafirimiz Anne De Loisy kendi
tecrübe ve araştırmalarına dayanarak Fransayı
bize birinci elden anlattılar. Diğer katılımcılar da çok değerli
görüşlerini bizimle paylaştılar. Hepsine minnettarız
Göç sadece basit bir yer değiştirme hadisesi değil. Göçmenin, vardığı yerdeki ihtiyaçları
açısından çök önemli bir olay.. Vardığı yerdeki topluma entegrasyonu açısından
çok önemli bir olay.. Vardığı yerdeki toplum tarafından nasıl
karşılandığı bakımından önemli
bir olay.. Geride bıraktıklarıyla, yeni kazandıkları
arasında denge kurma yeteneğiyle çok önemli bir olay.. Kimlik problemi olarak önemli bir olay.. Asayiş bakımından önemli bir olay.. Unutmayınız ki her organizmada var olan canlılığını
koruma içgüdüsü, kültürlerde de vardır. Dolayısıyla, göçmenlerin değişen,
ama ölmeyen kültürlerini nasıl yaşatacakları da önemli
bir olay.. Göçmen kültürlerin yaşaması, dünya kültürünün
renkliliği ve zenginliği için bir teminattır. Benim, buradan Avrupalı dostlarımıza tekrar
tekrar hatırlatmak istediğim de budur. Bu Sempozyumla, göç meselesinin enine boyuna anlaşılabilmesi
için bir ışık yaktığımıza inanıyoruz.
Anlamlı bir ses verdiğimize inanıyoruz. Bu yolda bize desteklerini esirgemeyen bütün katılımcılara,
ilgisini esirgemeyen kamuoyu ve basına, emeği geçen arkadaşlarıma
en derin şükranlarımı sunuyorum. Avrupa Birliğine aday Türkiyenin, başarılı
bir kültürel entegrasyon örneği sunduğu artık
biliniyor. Türkiyenin göçmen üreterek Avrupayı işgal
edeceğinden korkan Avrupa kamuoyuna da, buradan çok anlamlı
bir mesajın çıktığına inanıyorum.
|
|
|