0

ULUSLARARASI GÖÇ SEMPOZYUMU
KAPANIŞ VE DEĞERLENDİRME OTURUMU

Oturum Başkanlarının Değerlendirme Konuşmaları
11 Aralık 2005

Murat AYDIN
X. Oturum Başkanı

Prof. Dr. Hüsamettin ARSLAN
VIII. Oturum Başkanı

Prof. Dr. Mustafa AYKAÇ
III. Oturum Başkanı

Prof. Dr. Sabahattin ZAİM
IV. Oturum Başkanı

Doç. Dr. Timur KOCAOĞLU
V. Oturum Başkanı

Prof. Dr. Ali Rıza ABAY
VII. Oturum Başkanı

Prof. Dr. Kemal KİRİŞÇİ
VI. Oturum Başkanı

Prof. Dr. Nilgün ÇELEBİ
II. Oturum Başkanı

Dr. Süleyman GÜNDÜZ
IX. Oturum Başkanı

KAPANIŞ OTURUMU DEĞERLENDİRMESİ
Murat AYDIN
Zeytinburnu Belediye Başkanı

ULUSLAR ARASI GÖÇ SEMPOZYUMU DEĞERLENDİRME KONUŞMASI
Murat AYDIN
Zeytinburnu Belediye Başkan
ı

0

0

Murat AYDIN - Başa Dön

X. Oturum Başkanı

Değerli katılımcılar, hanımefendiler, beyefendiler, değerli hocalarım hepinizi saygıyla muhabbetle selamlıyorum. Perşembe günü başlayan ve dört gün süreyle devam eden Zeytinburnu Belediyesi tarafından organize edilmiş olan Uluslararası Göç Sempozyumu’nun değerlendirme oturumunu açmış bulunuyoruz.

Dört gün boyunca devam eden ve canlılığını ve diriliğini ortaya koyan bir Sempozyum oldu. Ben itiraf etmeliyim ki aslında bu kadar ilgiyi beklemiyordum. Uluslararası düzeyde yapılan bilimsel çalışmalara sadece ilgilileri katılır diye düşünüyordum. Ama İstanbul’umuzda Zeytinburnu’muzda ilgililerin çok fazla olduğu anlaşılıyor.

Göç denince, burada da onu gördük zaten, insanlık tarihi akla geliyor. Yani insanlık tarihini öğrenmek istiyorsak dünyadaki göç olgusuna göz atmamız yeterli. Dört gün süreyle bütün oturumları izleme imkânı bulduk. Bütün bildiri sunan katılımcılarımızı dinleme imkânı bulduk. Bu benim için çok güzel bir kazanım oldu. Yöneticiler için, göç alan bu topraklardaki sosyal hayatı bilmenin, yorumlamanın ve ona göre hareket etmenin, göç olgusunu çok iyi bilmeyi gerektirdiğine inanıyorum. İnanın hayatımın en büyük kazanımlarından birini elde ettim, çok şeyler öğrendim. (Alkışlar)

Sizler beni alkışlıyorsunuz ama şunu ifade edeyim, bu işleri Zeytinburnu halkının bana verdiği yetkiyle ve arkadaşlarımla organize ettim. Gelin biz bir de Zeytinburnu halkını alkışlayalım. (Alkışlar)

Bundan önce dokuz oturum gerçekleşti. Bu oturumlara başkanlık eden çok değerli hocalarımız ve Sayın Sakarya milletvekilimiz buradalar. Doç. Dr. Timur KOCAOĞLU dayısı rahmetli olduğu için gelemediler. Yine Prof. Dr. Kemal KİRİŞÇİ önceden müsaade istemişti. Dolayısıyla konuşa sıralamasında bir değişiklik yapıyoruz. Prof. Dr. Hüsamettin ARSLAN hocamız ayrılmak durumunda, önce ondan başlayacağız.

Buradaki bütün oturum başkanlarımızdan talebimiz şudur, bir değerlendirme yapmalarını istiyoruz. Vakitle ilgili fazla sorunumuz yoktur. Yirmişer dakika uygun gibi sanıyorum. Özellikle Sabahattin ve Nilgün hocam başından sonuna kadar hiçbir oturumu kaçırmadılar. Bütün hocalarıma teşekkür ediyorum. Ve ilk önce Hüsamettin hocamızdan başlamak istiyorum. Hocam buyurun.

 

 

VIII. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ
Konu:  İç Göçlerin Önlenmesi ve Yeni Açılımlar

Prof. Dr. Hüsamettin ARSLAN - Başa Dön
VIII. Oturum Başkanı

 Biraz beylik olacak ama söylemek isterim, bu toplantının bu tarihte Türkiye’nin bulunduğu bölgede onca olay cereyan ediyorken düzenlenmiş olması çok anlamlıdır. Bana göre Ortadoğulu olmak zor bir şeydir. Hangi etnik gruptan, hangi sosyal tabakadan gelirseniz gelin bugünün dünyasında, dünyanın en zor şeylerinden biri Ortadoğulu olmaktır. Bu açıdan baktığımız zaman, bu Sempozyumun konularının düzenleniş biçiminde bir isabet olduğunu düşünüyorum. Mesela başkaları başka bir biçimde bu Sempozyumu düzenlemiş olsaydı, kırdan kente göç ile sınırlı kalırdı. İşte Anadolu’dan şehirlere göç oldu, bunların problemleri, çarpık kentleşme… Bunlar yıllardır Türkiye’nin sosyal bilimcilerinden ve üniversitelerinden dinlediğimiz hikâyeler. Bu toplantının ise farklı bir tarafı var. Türkiye’de göç adı altında düzenlenen bir toplantıda ilk defa, yalnız kırdan kente göç ile ilgilenilmedi. Göçün tarihsel boyutu teşmil etti ve Rumeli’den Orta Asya’dan göçlerle ve toplumumuzun yaşadığı diğer göçlerle ilişkiler kuruldu.

Ben ilkokuldayken Türk milli eğitiminin klasik eğitimini almış hepimiz gibi bir öğrenci oldum. İlkokul öğretmenimi çok severim. Eğer üniversitede hocaysam bunu ilkokul öğretmenime borçlu olduğumu düşünürüm. İşte onun bize öğrettiği bir şiir, hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. Şimdi o şiiri size tekrarlamak isterim. Edirne’den Kars’a kadar /  Benim eşsiz bir yurdum var / İster savaş ister barış /  Vermem ondan ben bir karış.  (Alkışlar)

Güzel, alkış alacak bir şiir gerçekten. Ama bu şiirin bir handikabı var. Türk milli eğitimi, bu ülkenin insanlarına, Türkiye’nin sorunlarına Edirne ile Kars arasında bir perspektiften bakmayı öğretti, bilinçaltımıza bunu işledi. Büyüdüğümüz zaman, 70’lerden söz ediyorum, ideolojik hareketlere de karıştım, o zaman da böyle düşünüyordum; Türkiye’nin sorunlarının Edirne’yle Kars arasında çözülmesi gerektiğine inanıyordum. Çünkü ilkokul öğretmenim, ortaokul hocalarım bana bunu öğretmişlerdi. Ama İran’da devrim olduğunda, Bosna krizi patladığında, Irak ABD işgaline uğradığında, Çeçenistan’da olaylar başladığında şunu gördüm ki, bir ülkenin sorunları sadece o ülkenin siyasi sınırlarının içinde sorunlar olarak görülemezler. Bu olaylar bize kitapların ve hocaların öğretemeyeceği bir gerçeği öğretti. Bir ülkenin sorunları o ülkenin hinterlandı, periferisi hesaba katılmadan anlaşılamaz.

Bana göre bu Sempozyumun düzenleniş biçiminin esprisi burada yatıyor. Türkiye’de göçler varsa, mesela kırdan kente göç varsa. Mesela Anadolulular gelip İstanbul’u bir anlamda işgal etmişlerse ve tarihte ilk defa İstanbul bu kadar Anadoluluların olmuşsa. Mesela, konuşmacılar bahsettiler Doğu Anadolu’dan Mersin’e ve İstanbul’a göçler oluyorsa ve İstanbul Türkiye’nin en büyük Kürt şehri olmuşsa ve mesela daha başka göçlere de gebeysek, bütün bunlar ülkemizin sınırları içinde cereyan ettiği halde yalnızca Edirne’yle Kars arası bir perspektifle değerlendirilemez. Aslında cumhuriyetin kurucularını bugünkü siyasetçilerden ayıran en önemli faktörün de bu olduğunu düşünüyorum.

Cumhuriyetin kurucularını, ittihatçı kuşakları eleştirebilirsiniz. Mesela Ermeni soykırımı yapıldı ya da başka sebeplerle eleştirebilirsiniz. Ama biz nasıl bugünkü göçlere tanıklık etmişsek, cumhuriyeti kuran kuşaklar da bir imparatorluğun üç kıtada çöküşünü gördüler ve kesinlikle onların vizyonu Edirne’yle Kars arasında bir vizyon değildi. Onlar bir imparatorluk zihniyetiyle düşünüyorlardı.

Eğer Türkiye’nin sorunlarını, göç sorununu düşüneceksek Edirne’yle Kars arası bir perspektifle bakarsak sorunlarımızın hiç birine çözüm bulamayız. Bu perspektifle sınırlı kalmamanın bir yolu var. O yol şu, Türkiye’nin sorunlarına İstanbul’dan bakmak, Ankara’dan değil. Çünkü Ankara’dan bakarsanız Türkiye’nin 1923 öncesi bağlantılarını göremeyebilirsiniz. Ama İstanbul’dan bakarsanız bu şehir size bir imparatorluk vizyonunu rahatlıkla verir. Ve imparatorluk vizyonuyla düşünmek için İstanbul’da olmak gerekir.

İnanıyorum ki, İstanbul hâla tıpkı Bizans ve Osmanlı dönemlerinde olduğu gibi Türkiye’nin model şehridir. İstanbul Türkiye’nin diğer şehirlerine kılavuzluk edecektir. Bu Sempozyumun bir belediyemiz tarafından düzenlenmesi bu bakımdan anlamlıdır. Eğer İstanbul’a yeterli önem verilirse, İstanbul birçok halkın bir arada yaşayabileceği örnek bir şehir haline gelirse bu, balkanlara ve Ortadoğu’ya da model olabilir diye düşünüyorum. Çünkü tarihsel misyonumuz bunu gerektirir.

Sempozyumdaki bildirileri ve beni dinlediğiniz için sözü daha fazla uzatmadan hepinize saygılarımı sunuyorum, teşekkür ederim.

Başkan: Hüsamettin hocama teşekkür ederim. Kendisi farklı ve beklenen bir bakış açısı ortaya koydu, teşekkür ediyorum. Şimdi de Prof. Dr. Mustafa AYKAÇ, üçüncü oturuma ilişkin değerlendirmeyi yapacak, buyurun hocam.

 

III. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ
Konu:  Dünyada Göç Hareketleri

Prof. Dr. Mustafa AYKAÇ - Başa Dön
III. Oturum Başkanı

 Çok teşekkür ederim. Başkanlığını yapmış olduğum oturumda dünyadaki göç hareketleri ele alınmıştı. Bu çerçevede iki konuşmacımız katılamadı ama bir değişiklikle Azerbaycan’dan bir katılımcımız Karabağ örneğinde göç hikâyesini anlattı. Tabi genel olarak dünyadaki göç hareketlerini değerlendiren tebliğler ve bir tebliğcimizin daha da daraltarak Fransa göç hareketini ve son olayları değerlendiren konuşması, oturumumuz açısından çok verimli sunumlar idi.

Efendim ben de geneli itibariyle bir değerlendirme yapmak istediğimden, birkaç hususu ifade etmek istiyorum. Bir defa Hüsamettin beyin bahsettiği konunun bir başka boyutunu ifade etmek istiyorum. Uluslararası göç Sempozyumu sadece Türkiye’nin iç göçlerini ele almakla kalmadığı gibi, Türkiye’den ve Türkiye göçleri ile de sınırlı kalmamıştır. Bunların da ötesine geçmek suretiyle, Türkiye’nin bir biçimde, tarihi kökeni itibariyle, medeniyeti itibariyle, ortak yönlerinin bulunduğu, ortak kültürel mirası paylaştığı toplulukların göçleri de bu Sempozyum çerçevesinde ele alınmış ve Süleyman GÜNDÜZ beyin de ifade ettiği gibi biz istesek de istemesek de bizim coğrafyamızın dışında olan yerlerdeki göç hareketleri de ele alınmış ve doğru bir iş yapılmıştır. Sempozyum bu yönüyle önemli bir boşluğu doldurmuş ve yenilik olarak ifade edebileceğimiz bir görev de yerine getirmiştir.

Sempozyum boyunca, sayın meclis başkan vekilimizin konuşmasında özellikle tebarüz ettirdiği bir husustur; göçün hemen ilk etapta hatırımıza getirdiği acı, ıstırap, yıkım gibi özelliklerinin yanı sıra bir yenilenme, yeni bir başlangıç yönünün olduğu da değişik vesilelerle dile getirildi. Göçün, insanları bir takım zorlu şartlarda imtihana tabi tutmak suretiyle, çok yeni bir hayata hazırlanma konusunda nasıl bilediğini; büyük başarı hikâyeleri ortaya koymaları için nasıl zorladığını unutmamamız gerekir. Dokuzuncu oturumda bir katılımcının dile getirdiği Bursa örneği bunun güzel bir ispatıdır diye düşünüyorum. Sanıyorum başka bölgelerdeki göç hareketlerine baksak benzer sonuçlar görebiliriz.

Bu Sempozyum vesilesiyle, altı asırlık bir süre boyunca üç kıtalık bir hakimiyeti ortaya koymuş olan ve bu geniş coğrafyada büyük bir medeniyet gerçekleştirmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun, göç olayları karşısında nasıl büyük bir imtihan verdiğini tekrar hatırlamış olduk. Sayın Aytunç ALTINDAL çok güzel ifade ettiler, göç etmek zorunda kalan insanların bu coğrafyada nasıl büyük bir insanlık örneği verilerek karşılandığını hatırlamış olduk.

Tabi aynı noktadan hareketle Türkiye bu dönemde de bir geçiş ülkesi olarak değişik göç hadiselerini yaşamış ve yaşamaya aday bir ülkedir. Dolayısıyla bu tarihi birikimden ders alarak, istifade ederek, Türkiye’de eksik düzenlemeleri gidermek; atılması gereken adımları atmak suretiyle kat etmesi gereken bir mesafe var. Bu bizim tarihteki fonksiyonumuzu, bu dönemde de belki daha iyi biçimde yerine getirmemizi mümkün kılabilecek bir anlayış değişimi anlamına geliyor.

Küreselleşme hareketlerinin birçok farklı faktörlerde olduğu gibi insan gücünün daha hareketli hale gelmesinde de rol oynadığını biliyoruz. İnsanlar çok değişik sebeplerle göçe katılmaktadır. Bunlardan birisi de iş aramak ve bulmak içindir. Benim katıldığım oturuma, Paris’ten katılan Selin ŞENOCAK hanımefendinin, Paris özelinde AB örneğini değerlendirdiği konuşmasından hareketle şu söylenebilir; küreselleşmenin ivme kazandırdığı emek konusundaki hareketlilik, Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde çok önemli bir unsur olarak yakın gelecekte de önemini koruyacaktır.

Ancak AB, öteden beri göçü sevmeyen, istemeyen bir politika benimsemekte ve uygulamaktadır. Türkiye’nin yaşadığı, emek nitelikli olmasa da, göç tecrübeleri ve bundan kaynaklanan yükümlülükler AB’yi düşündürmelidir.

AB, kendisini başka kültürlerle uyum sağlayamayan, tahammülü olmayan bir birlik konumuna getirmekten, bir Hıristiyan kulübüne dönüşmekten kurtulmak istiyorsa, öncelikle başka kültürden, ırktan, renkten, coğrafyalardan gelen insanlar için net, açık; onların insan haklarını koruyucu politikaları geliştirmeli ve hayata geçirmelidir. Ancak yakın gelecekte özellikle Hıristiyan demokrat partilerin iktidara gelmesiyle AB’nin bu bakımdan sorunlarının devam edeceğini kabul edebiliriz.

Türkiye’nin yakın komşuları itibariyle yaşadığı göç ise çoğunlukla siyasi ve değişik baskılara dayanmaktadır. Bölgemizde siyasi karışıklıklar, kaos devam ettiği sürece Türkiye’nin çevresinden gelen göçlere karşı çok fazlı etkili olamayacağı şeklinde bir kanaatin ortaya çıktığını da söylemek mümkündür. Ortadoğu ve Balkanlar’daki her tür istikrarsızlık Türkiye’ye yönelen göç anlamına gelmektedir. Bu bölgelerdeki istikrarsızlığı her tür karışıklık, sistem karşıtlığı, siyasi çarpışmalar ve ekonomik sebepler olarak düşünmek gerekir. Maalesef yakın gelecekte bu bölgelerin istikrara kavuşmasını beklemek sanıyorum fazlasıyla imkânsız gözüken bir beklenti olacaktır.

Buradaki konuşmacıların büyük bir çoğunluğu akademisyenlerdi. Bütün arkadaşlar böyle bir Sempozyumun tertiplenmesiyle ilgili şükranlarını ifade ettiler. Bu sıradan bir nezaket gösterisi değildir. Üniversitelerimizin böyle büyük çaplı organizasyonlara imza atmadaki yetersizliği, bizi bu Sempozyumu tertipleyenlere karşı daha fazla müteşekkir olmaya yöneltmektedir. Temenni ediyoruz ki, üniversitelerimiz de böylesi büyük çaplı organizasyonları gerçekleştirme konusunda gayretli olsunlar. Bu yönüyle bir anlamda üniversitelerimizin yerine getirmesi gereken böyle büyük çaplı bir işi büyük başarı ile gerçekleştirdiği için Zeytinburnu Belediye Başkanımız Murat AYDIN beyin şahsında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

Başkan: Ben teşekkür ederim. Şimdi de hocaların hocası Prof. Dr. Sabahattin ZAİM beyi takdim ediyorum. Buyurun hocam.

 

IV. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ
Konu:  Türkiye’den Göçler

Prof. Dr. Sabahattin ZAİM - Başa Dön
IV. Oturum Başkanı

Bismillahirrahmânirrahim.  Muhterem hâzirun. Her güzel şeyin bir sonu vardır. Biz de burada bir toplantı yaptık ve sonuna geldik. Tabi her şey söylendi, hepsini de biliyorsunuz zaten. Ama güzel şeylerin tekrarında fayda vardır fehvasınca biz de burada emredildiği için birkaç kelime tekellüm ediyoruz.

İlk konuşmamda arz ettiğim gibi, göçün asli manası bizim dilimizde hicrettir, muhacerettir. Ve hicret kelimesi dilimizde gurbet kelimesiyle beraber gider. Tarihimizde, edebiyatımızda hicret ve gurbet hikâyeleri, şiirleri vardır. Meseleleri incelerken bu edebi kavramları da unutmamak gerekir. Çünkü onlar bizim bütün tarihi ve edebi hatıralarımızı canlandıran kaynaklardır. Birinci husus bu.

İkincisi, burada hicretin, göçün çeşitli safhaları incelendi. Bunları da umumiyetle ikiye ayrıldı, gidişler ve gelişler diye. Başta da arz etmiştim. Gidişler umumiyetle bizim Türk-İslâm tarihimizde genişleme hareketleriyle başlamıştır. Türk dünyasını alırsak, Kaşgar’dan, Urumçi’den, Doğu Türkistan’dan başlayan hareketler, Türkistan diye ifade edilen Orta Asya’dan Horasan’dan Maveraünnehir’den Fergana vadisinden, İran üzerinden, batıya doğru Karadeniz’in kuzeyinden ve güneyinden Anadolu’ya doğru akıp gitmiştir. Daha önce de Afrika’nın kuzeyinden İspanya’ya kadar gitmiştir.

Bu genişleme hareketlerindeki ana hareket noktası nedir?

İşte burada, batı medeniyetinin genişleme motivasyonu ile Türk-İslâm dünyasının motivasyonu çok farklıdır. Bizde genişlemenin esas hareket noktası, Fatih Sultan Mehmet’in ifadesiyle ki o, “Biz kuru kavga için değil, İ’layı Kelimetullah için gidiyoruz” demiştir, tebliğ görevidir. Yani Allah’ın kelamını tebliğ etmek için. Bunu yaparken de belli bir kaideye uymuşlardır. O da, dinde zorlama yoktur kaidesidir. Görevimiz tebliğdir; isteyen inanır isteyen inanmaz. Herkes inancına göre hür yaşar, bizim emanımız altındadır. Dolayısıyla bir sömürü kaygısı yoktur.

Hâlbuki batının gidişlerinde, yine kendi dinlerini yayma gayesi vardır ama bunda zorlama yapma yoluna gitmişlerdir. Oradaki insanları dini de kullanarak iktisaden istismar etmek cihetine gitmişlerdir. Bir Afrikalının dediği gibi, “Onlar ellerinde çanlarıyla geldiler, onların ellerinde çanları bizim tarlalarımız vardı. Sonra o çanları bize verdiler, giderlerken onların tarlaları bizimse çanlarımız vardı.” Dolayısıyla batılının sömürge politikasında iktisadi istismar gayesi vardır. Bunun için de zorlama yapmışlardır. İşte gidişlerde böyle temel bir fark var.

Osmanlı devletinin gidişlerinde hep tebliğ gayesi vardır. Tebliğ vardır, zorlama yoktur, bulundukları yerdeki kültürleri tam bir hürriyet içinde muhafaza etmişlerdir. Osmanlıda ne asimilasyon ne de entegrasyon meselesi yoktur.

Ama tabi bu gidişleri iki safhaya ayırmak gerekiyor. Yükseliş devresindeki gidişler dediğimiz gibi olmuştur da, sonra araziler azalmaya başlayınca, batı dünyası da iktisaden dünyaya hâkim hale gelince, sömürü politikasını değiştirmeyince ama bu sefer silahla değil finans kapital yoluyla istismar ettikleri için dünyada fakir ülkelerle zengin ülkeler arasındaki gelir farkları gittikçe açılmıştır.

I. Dünya harbi sona erdiğinde, İslâm dünyası bitmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda üç tane İslâm devleti kalmıştı: Afganistan, İran ve Türkiye. II. Dünya harbi başladığı zaman batı dünyası ikiye bölündü kapitalist ve sosyalist olarak. Bu çatışmadan bilistifade İslâm dünyası nefes aldı ve gelişti. O üç ülke 57 ülke haline geldi. Ve gelir farkları da oldukça azaldı. Fakat sonra batılılar, kapitalist ve sosyalist sistem Kissinger’in de uyanıklığıyla anlaşma yaptı. Dediler ki, Biz aptal mıyız? Biz çatışıyoruz bunlar aradan sıyrılıyorlar. Co-existence, birlikte yaşayalım, gene sen komünist ben kapitalist kalayım ama kavga etmeyelim. Ondan sonra da bir aralık İslâm ülkelerinin petrolle elde ettiği geliri arttırmasına rağmen 80’lerden sonra, hele Sovyetlerin yıkılmasıyla tek güç haline gelince, bu sömürü politikasıyla diğer ülkeleri finans kapital ile istismar etmeye başladılar. Borç vererek hepsini ele geçirdiler.

Bugün zengin ülkelerle fakir ülkeler arasındaki fark, tarihin hiçbir devresinde olmadığı kadar açılmış vaziyettedir. Safahat ile sefalet bir arada yaşanmaktadır. İşte bu durum göçleri doğurmuştur. Dengesiz gelir dağılımı göçlere yeniden hız katmıştır. Buradaki ana mesele gelir dağılımındaki belirsizliktir. Dünyadaki servetlerin, gelirin sahipleri çok küçük bir gruptur. Peki, nasıl zengin olmuşlardır? İki prensibi çiğneyerek. Bizim inancımıza göre Cenabı Hak kullarına diyor ki, helalinden kazanınız, haram yola gitmeyiniz, faiz yemeyiniz, faizle iş yapmayınız. İkincisi, zenginlik elde edenler bu zenginliklerinde fakirlerin de hakkı olduğunu bilsinler ve onların haklarını zekât şeklinde versinler.

Bugün dünyadaki servetleri ellerinde tutan zümreler, bu iki görevi yapmıyorlar. Fakirlerin hakkını vermiyorlar ve çalışmadan oturdukları yerden faiz sistemiyle para kazanıyor ve dünyayı istismar ediyorlar. Yani günümüzdeki dev ekonomiler faizli, zekâtsız bir sistemle dünyadaki gelir dağılımı bozukluğunun müsebbibidirler.

Bunlar hayali laflar mıdır? Hayır değildir. Girmiyorum detaylarına ama çareleri var ve uygulanıyor da. Efendim, faizsiz sistem olur mu? Olur, bal gibi olur ve oluyor da.

Bugün çağımıza bilim çağı diyoruz, bilim çağı bilgisayar çağı demektir. Bugün dünyadaki bilgisayar endüstrisinin merkezi ABD’nin batısında Kaliforniya’nın kuzeyindeki Silikon Vadisi’dir. Bill Gates falan orada yetişmiştir. İşte buradaki bütün bilgisayar endüstrisi faizsiz sistem ile kurulmuştur beyler. Bunu biliyor muydunuz? Çünkü hiçbir müteşebbis yeni teşebbüslerde faizle sermaye alarak riske girmek istememiştir. Onun üzerine Amerikalılar, İslâm’daki mudarebe sistemini almışlardır. Risk kapital denmiştir, yatırım şirketleri kurulmuştur ve proje getiren müteşebbislere bunları vererek kâr ortaklığı sistemiyle zengin olmuşlardır. Bugün bu sistem dünyada uygulanıyor fakat fazla laf dolaştırılmayarak dünyanın uyanması istenmiyor.

İşte bu gelir dağılımı bozukluğu göçlerin de sebeplerinden birisidir. Türkiye’de de gelir dağılımı bozukluğu vardır, çünkü aynı bozuk sistem burada da işliyor. Zenginler zekât vermiyor ve faizle, çalışmadan para kazanıyor. Dikkat ediniz, devlet her sene altı katrilyon lira faiz ödüyor, bütçenin yüzde altmışı-yetmişi faizlere gidiyor ve millete bir şey kalmıyor. Demek ki söylediğimiz şeyler hayali değil dünyadaki realitedir. Bunları bilmemiz lazım, sadece şikâyet etmekle olmaz. Çözümleri de var tabi, yeter ki insanlar istesin.

Bu gelir dağılımı adaletsizliği yüzünden, köyde işsiz kalan insan kasabaya gidiyor. Kasabada iş bulamazsa şehre gidiyor. Orada bulamazsa büyük şehre gidiyor. Orada da bulamazsa yurt dışını düşünüyor. Ama gelir dengesini bozan ülkeler, sadece menfaat kaygısıyla hareket ettikleri için hudutlarını da kapamaya çalışıyorlar. Hem insanların sefaletine sebebiyet veriyorlar hem de sefil insanların iki lokma yemek için oraya gelmelerine izin vermiyorlar.

Artık hâkim millet olarak değil iş bulmak için, ekmek parası için gidiyoruz. Tabi orada da problemlerle karşılaşıyorlar. Sayın Bakanım Mehmet AYDIN Bey çok güzel ifade buyurdular. Bunlara karşı genel bir politika takip etmek durumundayız, bir defa her insanın kendi içinde barışık olması; kendiyle kavgalı olmaması lazım. Yani inanç bütünlüğü. İkincisi bulundukları ülkede cemaatler halinde parçalanmamaları, aralarında iş birliği yapmaları gerekir. Üçüncüsü de diğer dindaşlarıyla bir iş birliği geliştirmeleri gerekir. Ancak ondan sonra, bir bütün halinde, bulundukları ülkelerin izin verdiği oranda kendi şahsiyetlerini muhafaza ederek bir entegrasyon imkanı aramaları gerekir. Yeter ki bu devletler iç politika yoluyla bu meseleyi istismar etmesinler. Meseleyi teşhis bakımından bunlar önemlidir.

Göç vakıası bir dünya meselesidir. Bugünkü batı medeniyetinin karşılaştığı bir sorundur. İbn-i Haldun’un felsefesini hatırlayalım. Medeniyetler de insanlar gibidirler, doğarlar, büyürler sonra da inkıraz bulurlar. İslâm dünyası doğdu, gelişti imparatorluklar kuruldu sonra zamanı geldi inkıraz buldu. Bugün batı medeniyeti yükseldi, şahikasına vardı. Şimdi onlar da düşmeye başladılar. Düşüşler ne askeriyeden ne de iktisattan başlar. Düşüşler kültür sahasından, aileden başlar, işletme en son gelir. Bugün batı dünyasında aileler çöküyor ve bir gerileme trendine girmiş bulunuyorlar.

Ben 1991 yılında ABD’ye gittiğimde eski bir hoca arkadaşıma sordum, nedir sorununuz diye. Dedi ki, biri maddi biri manevi iki meselemiz var. Maddi olan AIDS hastalığı, manevi olan da tek ebeveynli aileler. Çocuğun ya anası ya babası yok. Bütün suçlular da bunların içinden çıkıyor. Ailelerin bozulması, eşcinsellik vesaire batı dünyasında kol geziyor. Bize de maalesef geliyor. Bunlara karşı uyanık olmak lazım.

Göç hadisesi dünyanın bütününü ilgilendiren bir hadisedir. Sadece mevzi tedbirlerle halledemeyiz. Meseleyi mevzi olarak ele alırken dahi, bütüne bakıp o bütün içindeki yerini tespit etmek, tedbirleri uyumlu olarak almak gerekir. Tabi orada devletimizin de önemli bir görevi var.

Bugün dünyada hürriyet, insan hakları, demokrasi deniyor, mangalda kül bırakılmıyor ama uygulamada samimi hareket edilmiyor. Müstemlekecilik bitti deniyor ama hala kapalı şekilde devam ediyor. Bugün dünyada birçok millet zahiren de olsa istiklaline kavuştuğu halde, Türk dünyasının bir kısmı hala esaret altındadır. İşte Doğu Türkistan, Çin’in işgali altındadır. Dünya ses çıkarmıyor. Orta Asya’da birçok Türk devletleri var ama bağımsız değiller. Anayasaları izin veriyor ama muhtar cumhuriyet olarak kaldılar. Çünkü petrol kaynakları ve çeşitli zenginlikler onlarda. Dolayısıyla Türk dünyasında hala esaret altında yaşayan kardeşlerimiz var.

Çare nedir? Artık askeri, siyasi yol yok, olamaz. Fakat birisi kültürel, diğeri iktisadi iş birliği olmak üzere iki imkân var. Kültürel işbirliğine kimse mâni olamaz. Bizim onlarla ilgilenmemize, onları sevmemize kim mâni olabilir. Sevgiye sınır var mıdır? Yoktur. Demek ki bu kardeşlerimizi sevmeye çalışmalıyız. Sevmek içinse bilmek gerekir. İnsanlar bilmediği şeyleri sevemez. Öyleyse bu kardeşlerimizi tanımalıyız.

 

Bendeniz üniversitede hoca iken, her bölümde Avrupa araştırmaları enstitüleri kuruluyordu. Ben de bizim bölümde bir Türk dünyası araştırmaları merkezi kurdum. Çoğunda yok. (Alkışlar) Bunu kurmaya mâni var mıdır? Demek ki önce istemek lazımdır. Birbirimizi öğrenmeye çalışırsak, meselelerimizi müştereken halletmenin yollarını da buluruz. Şu halde kültürel işbirliği baştadır.

Efendiler, bugün Türkçe dünya haritamız yok. İslâm dünyasının haritasını getir dediğimiz zaman TV kanallarında, yok efendim diyorlar. Terk ettiğimiz ülkelerdeki tarihi şehirlerimizin isimleri değişiyor, gençler bunları bilmiyor. Gidiyorsunuz Makedonya’ya, tarihi Manastır şehrine Bitola diyorlar. Tarihi Kalkandelen yok onun yerine Tetova diyorlar. Doğduğumuz Köprülü yok Veles diyorlar. Yahya Kemal’in Üsküp’üne bile Skopje diyorlar. Şimdi onlar bunu diyorlar ama bizim haritalarımızda bunlar belirtilemez mi? Yok. Türkiye’de bu ülkeleri Türkçe isimlerle belirten haritalarımız yok. Rica ettim başkanımızdan, hiç olmazsa bu Sempozyumla ilgili basılacak kitapların sonuna bu haritaları Türkçe koyun ki gençler tarihlerini unutmasınlar. Şu halde kültürel işbirliği için hiçbir engel yok. Yapabiliriz, yapmalıyız.

İkincisi iktisadi işbirliğidir. Refahı arttırmak bugün Birleşmiş Milletlerin benimsediği prensip değil mi? İktisadi kalkınma için bölgesel işbirliği BM’nin insan hakları dibacesinin prensibi değil mi? Öyleyse buna doğru gitmeliyiz. Buna kim mâni olabilir ki? Yeter ki isteyelim. Bunun için bölgesel teşekküller kurulmalıdır, kuruluyor zaten. İşte İslâm Konferansı var, Türkiye üyedir.

Bugün dünyaya büyük devletler hâkim oluyorlar. Orta Asya bir boşluk içindedir. Ve Orta Asya dünyanın en zengin bölgesidir. Petrol, doğal gaz, uranyum, altın buradadır. Dünyanın büyük güçleri buraları paylaşmak için kavga halinde. Eğer biz işbirliği yapmazsak, buradaki sömürü daha da artacaktır.

İş birliği yapmamız mümkün değil mi? Tabi ki mümkün. Kazakistan’a gittiğimde polis enstitüsü müdürü bir Rus bana dedi ki, görüyoruz siz Türkler er geç işbirliği yapacaksınız. Ama şunu bilin ki biz de buna mâni olmak için sonuna kadar mücadele edeceğiz. Burada Rusya’nın, ABD’nin, Çin’in menfaatleri vardır. Biz burada işbirliği ile dengeleri sağlayarak kendimize de imkânlar çıkartabiliriz.

Kültürel ve iktisadi işbirliği, göçlerin önlenmesinde, Türk-İslâm dünyasının kalkınmasında iki önemli hedeftir. Buna gitmek için hepimiz elbirliği içinde çalışmalıyız. Buna imkân vardır.

Devletin bu hedefe göre tedbirler alması gerekmektedir. Ama Türkiye’nin hariciye teşkilatı buna göre düzenlenmemiştir. Misak-ı Milli’ye göre sınırlanmıştır. Ama bugün Türkiye zengin Türk dünyasının ve Osmanlı devletinin mirası ile karşı karşıya kalmıştır. Bunlara çözüm bulması için bu teşkilat yetmez, yeniden dizayn edilmesi gerekir.

Makedonya’ya, Kosova’ya gittim. Sivil toplum kuruluşları harıl harıl çalışıyor. Hüdayi Vakfı bir gecede bir tır yiyecek ve giyecek dağıttı. Devletimizin yetkilileri ve hariciyesi buna göre yeniden düzenlenmelidir. Arkasından da mahalli idarelerin bu işte daha aktif hale gelmesi lazım. İşte güzel bir örneği burada yaşadık.

Hepimiz Sayın Zeytinburnu belediye başkanını tebrik ediyoruz, bu güzel harekete temessül ettiği için. Demek ki yapılabiliyor bazı şeyler. Ve çok da güzel şeyler ortaya çıkıyor. Doğru şeyleri, güzel şeyleri söylemek gerekir.

Bana bir gün bir büyük konferansımı dinledikten sonra dedi ki, bu konuşmalarınıza devam ediniz. Çünkü peygamberimiz buyurmuştur ki, beyanda sihir vardır. Söylenen güzel sözler suya atılan taş gibidir. Halkalar halinde yayılır, nereye gideceğini ancak Allah bilir. Ve öyle haller olur ki, dinleyenlerden bazıları konuşanın maksadını da aşabilir. Dolayısıyla hepimiz bildiğimiz güzel şeyleri söylemeye, söyletmeye, organize etmeye çalışmalıyız. Bu arada STK’lara da büyük görevler düşüyor. Gerek AB ile ilişkilerde gerek dünya teşkilatları içinde devletlerin hareket sahaları sınırlı ve kısıtlı. Ama STK’lar her sahaya giriyorlar vızır vızır çalışıyorlar. Biz de bu alanda daha aktif olursak daha güzel işler yapabiliriz, birbirimizi sevmeye, öğrenmeye başlayabiliriz. Bundan da inşallah hayırlar, bereketler doğar diyorum. Dinleyenleri saygıyla selamlıyorum efendim.

Başkan: Değerli hocama çok teşekkür ediyorum. Şimdi de Sakarya üniversitesi’nden Prof. Dr. Ali Rıza Abay. Buyurun hocam.

 

V. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ (9 Aralık 2005)
Konu:  Türkiye’ye Göçler

Doç. Dr. Timur KOCAOĞLU - Başa Dön
V. Oturum Başkanı

“Türkiye’ye Göçler” başlıklı oturumda bildiri sunan konuşmacılar; çeşitli ülkelerden gelerek Türkiye’ye yerleşen farklı kültürlere ve etnik unsurlara mensup göçmenlerin Anadolu’nun var olan kültürel zenginliğine renk kattığını vurguladılar. “Türkiye’ye Göçler” oturumunda 10 konuşmacı bildiri sundu.

İlk konuşmacı 500. Yıl Vakfı Başkan Vekili Sayın Naim Güleryüz, 500 yıl önce İspanya’dan Anadolu’ya yerleşen Yahudi Göçüne; Başbakanlık Müşaviri Sait Yusuf, Balkanlar’dan Anadolu’ya Yerleşen Türk göçüne ve Balkanlar’daki Türk göçmenlerinin durumuna; Hızırbek Gayretullah ve Hamit Göktürk bugün Çin yönetimi altında bulunan Doğu Türkistan’dan Anadolu’ya olan göç olayına değindiler. Ali Çağrı ise “Afganistan’dan Türkiye’ye yönelen göçler” hakkında bildiri sundu. BM Yüksek Komiserliği uzmanlarından Akif Atlı “Türkiye’nin daha kaç göç dalgası beklediği” sorusuna cevap ararken, Başbakanlık Devlet Arşivinden Dr. Raşit Gündoğdu, “Arşiv belgelerine göre Anadolu’ya yönelen Kırım ve Çerkes göçlerinin” analizini yaptı. Irak Türkmen Cephesi temsilcisi Ahmet Muratlı, Irak’tan Türkiye’ye yönelen Türkmen Göçü”ne değinerek, son olaylar çerçevesinde yaşanan Türkmen dramını da gözler önüne serdi. “Çeçen Mültecilerinin durumunda yola çıkarak Kafkaslar’dan Anadolu’ya Göçler” konusunu dile getiren Doç. Dr. Fethi Güngör’ün konuşmasının ardından Bilken Üniversitesi’nden Hakan Kırımlı, “Kırım’dan Anadolu’ya Tatar Göçleri” konusunda bildiri sundu.

Bu oturumda bildiri sunan tüm konuşmacıların da özellikle vurguladıkları gibi, Kafkaslar, Ortadoğu, Orta Asya ve Balkanlar gibi değişik bölgelerden önceleri Osmanlı Devleti’ne sonraları 1923’ten sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne olan göçlerin ağırlıklı olarak siyasi sebeplerden kaynaklandığı en önemli noktadır ve gerçekleri yansıtmaktadır.  Değişik yerlerdeki siyasi karışıklıklar ve hayatı cehennem eden baskılar insanları başka yerlere göç etmek zorunda bırakır.  Bu ikinci aşamada ise, göç edilecek yer seçiminde rol oynayan başlıca öğeler devreye girer. Bu öğelerin başında, bu yeni yerin rahat bir ortam sağlayıp sağlamayacağı kadar, o yeni yöre halkıyla tarihsel ve kültürel bağlar olup olmadığı meselesi gelir.  İşte, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu ve Orta Asya’dan Osmanlı devleti ve sonra onun varisi Türkiye Cumhuriyeti’ne olan göçlerde de bu öğeler (faktörler) başlıca belirleyici rol oynamışlardır.

Osmanlı Devleti’nin yıkılması, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, Balkanlar’da meydana gelen siyasi, askeri ve ekonomik krizler ile Orta Asya’daki rejim problemlerini değerlendirdiğimizde; 20. yüzyıl başlarında Türkiye’ye yönelen göçlerin, bu bölgelerdeki siyasi değişmelere bağlı olarak arttığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bildiri sunanların birleştikleri bir başka nokta ise; Türkiye’ye yönelen göç hareketleri kültürel, dini, siyasi baskılardan kaynaklanmıştır. Balkanlar’daki siyasi ve ekonomik baskılar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya’daki kültürel soykırım ve dikta rejimlerin baskısı, buradaki soydaşların Anadolu’ya göç etmelerini sağlamıştır.

Tüm bildirilerdeki bir başka ortak nokta ise göç olgusunun insani boyutu olmuştur. Dolayısıyla göç hareketleri bir insanlık sorunudur, küresel bir meseledir.

VII. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ
Konu:  Kırsaldan Kente Göçler ve Kentleşme

Prof. Dr. Ali Rıza ABAY - Başa Dön
VII. Oturum Başkanı

Teşekkür ederim. Aramızdan ayrılmak zorunda kalan Prof. Dr. Kemal KİRİŞÇİ Bey bana bir özet gönderdi birazdan onu takdim edeceğim. Benim burada bulunma sebebim ise Kırsaldan Kente Göç ve Şehirleşme oturumuyla ilgili değerlendirmede bulunmak. Sayın KİRİŞÇİ’nin özetine geçmeden önce bir iki noktanın altını çizmek istiyorum.

Bu uluslararası Sempozyum bizi uzaklara, çok uzaklara götürdü. Bizim hakikaten eski bir medeniyetimizin olduğunu, bu medeniyetin izlerinin çok uzaklarda hala devam ettiğini hatırlattı. Bundan da öte, Hz. Ömer’in ifadesiyle, Fırat kenarında bir koyunu kurt yemiş deseler, onu adl-i ilahi Ömer’den sorar anlayışını adeta beyinlerimize tekrar kazıttı bu etkinlik. Şahsım adına söylüyorum, buradaki göç hikâyelerini dinlerken irkildim, tüylerim diken diken oldu. Allahım dedim, biz neredeyiz. Uzaklardaki insanlar bizden ümit bekliyorlar, yardım bekliyorlar biz, kendi halimize düşmüşüz… Böyle bir iç geçirmesi yaşadım.

Bu Sempozyum karşımıza bir vizyonun çıkmasına da sebep oldu. Küreselleşen bir dünyada, Misak-ı Milli’yi bile muhafaza edemediğimiz bir coğrafyada yaşıyoruz. Ve biz kendimizi hep o Misak-ı Milli ile sınırlandırmışız.

Hani teselli için söylenirdi, biraz önce Hüsamettin Bey’in söylediği gibi, çocukluk döneminde ezberlediğimiz, Orda, uzakta bir köy var, gitmesek de gelmesek de o köy bizim köyümüzdür. Ben bunu biraz daha düşündüm dedim ki, uzak doğuda, Çin’de, Doğu Türkistan’da, Afganistan’da, Pakistan’da, dünyanın birçok farklı yerinde insanlar bizden kendilerine el uzatmamızı bekliyorlar. Biraz önceki oturumda Dr. Süleyman GÜNDÜZ’ün de ifade ettiği gibi aslında medeniyetimizin varlığını yeniden hatırlamamız gerekiyor. Uzak idealleri olmayan, tabiri caizse kızılelması olmayan bir toplumun yaşaması mümkün değildir. Bu Sempozyum bana benim yüksek ideallerimi ve kızılelmamı hatırlattı o açıdan başkana buna vesile olduğu için bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.

Efendim şimdi de, ben kendi yönettiğim oturum ile ilgili değerlendirmelerimi paylaşmak istiyorum.

Çok ifade edildi, artık beylik bir laf oldu. Göç kadim ve sosyal bir olgudur ve insanlık tarihi ile yaşıttır. Ancak sanki burada efendim, Anadolu’yu kurarken biz buraya gelmişiz ve Anadolu’yu, eğer yanlış anladıysam affınıza sığınırım, işgal etmişiz gibi bir anlayış ortaya çıktı. Oysa tarihi değerlendirirken o dönemin şartları içerisinde değerlendirmek gerekir. Artık bugün geriye dönüp bunlar üzerinde bu şekilde düşünmenin çok faydalı olmadığına inanıyorum. Sınırlar belirlenmiş, uluslararası hukuk her şeyi çizmiş; dolayısıyla biz, nasıl Avrupalı Avrupa’nın sahibi ise, nasıl Uzakdoğulular yaşadıkları yerlerin sahibi ise artık bugün de biz Anadolu’nun gerçek sahipleriyiz. Yani Anadolu’da misafir değil gerçek ev sahibiyiz.

Bir başka nokta, hangi türden olursa olsun göçün mutlaka psikolojik, ekonomik ve sosyolojik sorunları beraberinde getirdiği bir gerçektir. Yalnız çok fazla göç hikâyesi anlatıldığı için, belki içten bir eleştiri olacak ama sanki bu oturumu bir ağlama duvarına mı çevirdik diye de aklıma geliyor. Oysa göçler olumsuz tarafları olduğu gibi aynı zamanda insanların bilgilerini, görgülerini paylaştıkları toplumsal bir hareketliliğin de sebebidir. Bu açıdan, yeni iş imkânları ve meslekler doğar. Dolayısıyla bardağın sürekli boş tarafına değil dolu tarafına da bakmamız gerekiyor.

Bundan önceki oturumda yine ifade edildi. Göç eden insanlar göç ettikleri yerde tutunmak için daha fazla gayret sarf ediyorlar. Dolayısıyla daha çok üretiyorlar.  Efendim, 1980’lerin sonunda 90’ların başında Balkanlardan gelen göçmenlerin hemen hepsinin işi, gücü, aşı, evi vardır. Ama maalesef yerleşik olan insanlar yerleştikten sonra sanki biraz uyuşuyorlar, hallerinden memnun oluyorlar. Belki şu söylenebilir, göçte aynı zamanda hayat da vardır.

Sebebi ve çeşidi ne olursa olsun, şunu kabul etmemiz gerekir ki, zorunlu göç çağdaş dünyada bir insanlık suçu olarak kabul edilmelidir. Göç olgusunun sebep olduğu sonuçlar üzerinde değerlendirmeler yaparken, sadece sonuçları değerlendirip bir kanaate ulaşmak eksiktir. Göç olgusunun sonuçlarını sebepleriyle birlikte ele almamız gerekiyor.

Başkanlığını yaptığım oturumdaki konuşmacılardan bir tanesi özellikle günümüzde ülkemiz için sıcak bir olgu olan Güneydoğu’dan gelen göçlerle ilgili gerçekçi yaklaşımlar ortaya konulmadığını ifade etti. Tartışılabilir. Ama göç olgusuna daha geniş bir perspektiften bakmamız gerekiyor. Bir sebebi ele aldığımızda onun aynı zamanda bir sonuç olduğunu; o sonucun başka sebeplerinin de olabileceğini düşünmemiz gerekiyor. Eğer biz böyle düşünmeyip de sadece içinde bulunduğumuz şartlarda durumu değerlendirecek olursak yanlış sonuçlara varabiliriz. Bu şu anlama gelmemeli veya anlaşılmamalı, biz zorunlu göçü hafife almıyoruz. Asla böyle bir şey olamaz. Ama sadece pratik sonuçlardan hareketle durumu değerlendirdiğimiz takdirde yanılabileceğimizi düşünüyorum.

Bir başka nokta, göçün beraberinde getirdiği diğer sorunlar ve toplumun bütün katmanlarını ele alacak çalışmaların yapılması gerekiyor. Örneğin başkanlığını yaptığım oturumda hemşeri derneklerinin şehre katkısı üzerinde durulurken, bunun sosyal ve kültürel bir sermaye olduğu söylendi. Buradan hareketle artık şehre gelmiş olan insanların tekrar gerisin geriye gidemeyeceğini; göçün mutlaka köyden kente doğru olduğunu, tersine göçün çok zor olduğunu, artık şehre gelen herkesin şehirli kabul edilmesi gerektiğini anlamamız gerekiyor.

Oturumumda şöyle bir ifade dile getirildi: “Aslında şehirleri yaşanılmaz hale getiren göçler değil soysuz kentlilerdir.”  Belki bu ifade ağır bulunabilir ama şu tarafına katılmamız gerekiyor, hakikaten şehre gelip de şehirli tarafından horlanan aşağılanan insanların olduğunu biliyoruz. Bundan ötürü kendini şehirli kabul eden insanların misafirperverlik içinde yeni gelen insanlara yol yordam göstermeleri gerektiğini düşünüyorum.

Modernitenin bize dayattığı bir mimari algı var. Bir şehir, bir ev tipi var. Denilmiş ki milimetrik olarak çizilmiş, şurası sokaktır, burası mahalledir, sizin eviniz 105 m2’dir. Dolayısıyla siz burada yaşamak durumundasınız. Peki, göç eden insan geldiği yerdeki kültür ile burada kendisine sunulan, dayatılan demeyim hadi imkânları karşılaştırdığında uyum sağlayabiliyor mu? Dolayısıyla kendine göre bir anlayışı şehrin bir kenarında oluşturmaya çalışıyor. O bakımdan tek tip şehirden ve tek tip şehirliden bahsetmek yerine yeni şehirlerden, kimlikli şehirlerden bahsetmemiz gerekir. Bakıyoruz Konya’da, Kayseri’de bir şehirleşme anlayışı var. Şimdi Kayseri’yi ya da Konya’yı Ankara gibi yapmak İstanbul gibi yapmak bana göre yanlış bir yaklaşımdır. Oraya o şartlar içerisinde o insanların kendi şehirlerini kendilerinin kurması gerekir diye düşünüyorum.

Biraz da çuvaldızı kendimize batıralım. Akademisyenlerin, entelektüellerin bilimsel çalışmalarda kavramsallaştırma yaparken, zaman zaman aşağılayıcı, küçük düşürücü, horlayıcı biçimde hareket ettiklerini görüyoruz. Örneğin Türkiye’nin çarpık kentleşmesi üzerinde dururken bütün suç göçmenlerindir! Çünkü 1950’lerde şehirlere gelmeye başladıklarında onlara sunulan imkânlar ile onların hemen şehirleşeceği düşünüldü. Sonra olmadı, onların yoksulluklarını istismar etmeye başladık. Bu da yetmedi 90’lardan sonra onlara gettolu, varoşlu demeye başladık. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, gecekondu bölgelerinde oturanlar kendilerine varoşlu filan denmesinden müthiş rahatsızlık duyuyorlar. Yani onları dışlamış oluyoruz. Hâlbuki şehre gelen insanların mutlaka şehirleşme süreci içerisinde olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

Başkanlık ettiğim oturumumda, dışarıya verdiğimiz göçlerle ilgili Almanya’dan gelen bayan belediye başkanı Cornelia REINAUER, altına imza atacağım çok güzel bir sunum yaptı. Ve dedi ki, biz Almanlar, dışarıdan gelen göçmenlere bir gün gidecekler diye bakıyorduk. Onun için onları önemsemedik. Bir süre sonra entegre etmeye çalıştık ama bunu da asimilasyona çevirdik. Entegrasyon diyorduk ama asimilasyon yapmak istiyorduk, o da olmadı. Aslında ne yapmamız gerekiyor? Birlikte nasıl yaşayacaksak o şartları birlikte oluşturmamız gerekiyor. Ben o zaman akıl için yol birdir başka bir şey aramaya gerek yoktur demiştim, onu tekrar etmiş olayım.

Göçün yönü mutlaka iten tarafa değil çeken tarafadır, şehre doğrudur. Dolayısıyla cazibe merkezlerinin sayısını ne kadar çoğaltırsak göçün hızını ve yönünü değiştirebiliriz. Bu anlamda Erzurum milletvekili Mustafa ILICALI Bey dedi ki, biz iki tane proje ortaya koyduk. Bunlardan birisi Erzurum’da kış sporları merkezi kurulması ikincisi de organik tarımın geliştirilmesi. Ben de dedim ki bunları başarabilirseniz sizi tebrik ederiz. Eğer göçten şikâyet ediyorsak, göçün sebepleri üzerinde çok ciddi şekilde durmamız gerekir diye düşünüyorum.

Artık dikotomik bakış açılarından kaçınmamız gerekiyor. Daha bütünleştirici, kaynaştırıcı bir üslup ve yöntem kullanmamız gerektiğini düşünüyorum. Göçmenlerin şehirlileşmesinde onların mutlaka şehirlileşebileceğine inanmamız gerekiyor. Başka konularda temel varsayımlarımızın üzerinde biraz düşünmeliyiz. Acaba bunlarda bir sorun var mı diye…

Descartes’in çok önemsediğim bir yöntemsel yaklaşımı var kısaca ifade etmek istiyorum. Asıl önemli olan akla sahip olmak değil onu iyi kullanmaktır. Bilimsel faaliyet yaparken bize hata yaptıran sebepler vardır. Çocuklukta edindiğimiz peşin hükümler, zihni tembellik içinde bulunmamız, kelimelere ve kavramlara yüklediğimiz anlamlar bize hata yaptırır. Descartes’e göre bizim, açık bilgiye ulaşmamızı engelleyen ve zekâmıza hükmeden efendilerimiz vardır. Efendileri ikiye ayırır, dış efendiler, işte büyük insanların söyledikleri laflardır. Biz onları olduğu gibi kabul ederiz. İç efendiler ise kendi önyargılarımızdır. Zaman zaman dış efendilerden kurtuluruz ama içi efendilerden kurtulmamız daha güçtür.

Gazetelerde yer aldı, İstanbul’u yönetenlerden hiç birisi İstanbullu değil. Sayın başkanım siz İstanbullu musunuz?

Başkan: Hayır, ben Zeytinburnuluyum. (Alkışlar) Artık şu bir gerçek ki hepimiz şehirliyiz. Kendimizi şehirli hissetmemiz lazım. Bu açıdan bakınca hem İstanbul’u yönetenlerin büyük çoğunluğu hem de Türkiye’yi yönetenler kırsaldan gelen birinci ve ikinci kuşaklardır. Şimdi soruyorum size, Türkiye’yi yönetenler kötü mü yönetiyorlar? Sayın başkandan bir ricam var keşke bu Sempozyumu bir yıl öncesinden hazırlanıp Zeytinburnu ile ilgili detaylı bir araştırma yapsaydık ve sonuçlarını burada sunsaydık öyle zannediyorum çok daha güzel olurdu. Teşekkür ediyorum.

 

VI. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ
Konu:  Hukuki Açıdan Göç, Mülteci ve İltica Uygulamaları

Prof. Dr. Kemal KİRİŞÇİ - Başa Dön
VI. Oturum Başkanı

Şimdi Kemal KİRİŞÇİ beyin göndermiş olduğu metni okumak istiyorum. Daha sonra kendi oturumum ile ilgili değerlendirmeye geçeceğim.

Sayın KİRİŞÇİ, Gesche KARRENBROCK’ın konuşmasını özetleyerek şunları ifade etmiş:

Türkiye ve Osmanlı’nın uzun bir sığınmacı ve mülteci kabul geleneği olduğu ve bunun önemi üzerinde durdu. Ayrıca, mülteci hukuku ve 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin temel ilkelerinden olan, sığınma başvurusu yapan kişiler ile mülteci statüsü almış kişilerin, zulüm, baskı, kötü muamele ile karşılaşma olasılığı bulunan üçüncü ya da kendi ülkelerine dönmemesi uygulamasının önemi üzerinde durdu. Türkiye’nin Cenevre Sözleşmesi’ni bir coğrafi kısıtlama ile sadece Avrupa’dan gelen sığınmacılara uygulamadığını, bu sebeple Avrupa dışından gelen sığınmacıların ve mültecilerin korunması ile BM Mülteciler Yüksek komiserliğinin bire bir ilgilendiğini, ancak AB sürecinde Türkiye’nin bu gibi sığınmacıların karşılanması, başvuranların değerlendirilmesi ve kabul edilenlerin topluma entegre edilmesinde gerekli hukuki ve kurumsal altyapıyı hazırlamak durumunda olduğu ifade edildi. Bu altyapı hazırlanırken Türk toplumunun geleneksel misafirperverliğinin ve cömertliğinin unutulmaması gerektiğini ve bunun altyapıya yedirilmesi için sivil toplum ile yakın bir çalışmanın gerekli olduğunu söyledi.

İkinci konuşmacı konsolos Laura DOĞU, ABD’nin bir göçmen ülkesi olduğunu, kendi büyüklerinin 50’lerde bu ülkeye göçtüğünü ve bulunduğu konuma gelmek için ülkesinin verdiği imkânlardan yararlandığını anlattı. ABD’nin göçmen kabul sistemini kısaca özetledi. Türkiye’den senede ortalama 3000 göçmen başvurusunun kabul edildiğini ifade etti.

Emniyet yetkilisi Mehmet TERZİOĞLU ise yabancılar dairesinin görev alanlarını tanımladı. Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana yaşanan sığınma ve mülteci hareketleri ile ilgili verileri yaptığı sunum ile ortaya koydu. Türkiye Cumhuriyeti’nin göç ve sığınma konusundaki hukuki mevzuatı ve ab katılım süreci çerçevesinde yapılan çalışmaları özetledi.

Uluslararası Af Örgütü Türkiye mülteci Sorumlusu Taner KILIÇ, Türkiye’nin tarihinde sığınmacı ve mültecilerin kabulü konusunda güzel örnekler bulunmasına rağmen, günümüzde uygulamanın mülteci hukukuna uygun olduğunu söylemenin zor olduğunun altını çizmiştir. Mültecinin hukuki tanımını, 1951 Cenevre Sözleşmesine dayanarak vermiştir. Bu sözleşmeyle Türkiye üzerinde bağlayıcı etkisi olan diğer uluslararası hukuki metinlerden de söz etmiş.

Fransa’dan katılan Anne de LOİSY, Fransa’da sığınmacı ve mültecilerin haklarını kısıtlayan bir takım uygulamalar olduğunu somut örneklerle anlattı. İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı yetkilisi Demet GÜRAL, Rusya’dan çalışabilmek ümidiyle İstanbul’a gelen bir Rus kadınının insan tacirlerinin eline düşüp fuhşa zorlanmasını ele alan etkileyici bir öykü anlattı. İnsan tacirleriyle mücadele ve mağdurelerin kurtarılmasıyla ilgili yapılan çalışmaları aktardı. Yine bu alanda devlet ve sivil toplum arasındaki işbirliğinden örnekler verdi. LOİSY ayrıca İstanbul ve Ankara belediyelerinin mağdureler için açılan sığınma evlerine verdiği desteği ifade etti.

Beşiri Yezidiler Derneği Başkanı Veysi Bulut ise, Beşiri Yezidilerin tarihlerini detaylı şekilde anlatmanın yanı sıra Yezidilere yönelik önyargıların haksızlığı üzerinde durdu.

Sayın Kemal KİRİŞÇİ, panel sonunda devlet bakanı Prof. Dr. Mehmet AYDIN’ın, hükümetin Avrupa’da yaşayan Türk göçmenlerin bulundukları toplumlara entegrasyonu için geliştirdiği vizyonu, katılımcı olarak paylaştığını belirtmiştir. KİRİŞÇİ, Avrupa’da yaşayan göçmenlerin entegrasyonu ile AB üyeliği sonrasında Türkiye’den oluşabilecek göç olgusu ve demografik dinamikleri irdeleyen bir çalışmanın son aşamasında olduğu için değerlendirme panelinde bulunamamasından dolayı katılımcılardan özür dilediğini belirtiyor. (Alkışlar)

 

II. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ
Konu: Göç Olgusuna Genel Bir Bakış

 Prof. Dr. Nilgün ÇELEBİ - Başa Dön
II. Oturum Başkanı

Teşekkür ediyorum sayın başkan. Yönettiğim oturumdaki konuşmacıların zihnimde kalan en vurucu cümlelerini sizinle paylaşmak istiyorum. İlk konuşmacımız sayın Prof. Dr. İlber ORTAYLI idi. Konuşmasında bence en vurucu söz göçün hayat olduğuydu. Göç kaçınılmazdır, olacaktır, hayatın bir parçasıdır, bundan korkmamak gerekir demişti. İkinci konuşmacımız, Doç. Dr. Ayhan KAYA, ki doğrudan doğruya bir göç araştırmaları merkezinin yöneticisiydi. O da bize göçle ilgili konuların incelenmesi sırasında sonuçlar üzerinde durmaktan çok nedenler üzerinde durmanın daha faydalı olacağını söylemişti.

Sayın Cengiz ÇANDAR ise bilim adamı olmamasına rağmen bence en bilimsel önerilerden birini dile getirdi ve inter-disipliner çalışmalar ile göç olayının incelenmesini önerdi. Ben ona trans-disipliner diyeceğim. Ki sanıyorum Bilgi ve Koç üniversitelerindeki merkezlerde de böyle çalışılıyor.

Dördüncü konuşmacımız Dr. İbrahim SİRKECİ bize çok önemli bir bilgi verdi ve dünya nüfusunun yüzde üçünün göç etmiş olduğunu söyledi. Ki bu da 170 milyon civarında bir nüfusa karşılık geliyor. Yalnız bir şey daha söyledi, serbest hareketliliğin önünü açmak gerekir, buna bariyerler koymamak gerekir dedi. Benim bu konularda biraz daha geleneksel bir bakış açım var, birazdan ifade edeceğim.

Dr. Mehmet MÜEZZİNOĞLU bir Batı Trakya Türkü olarak çok öz ve duygusal bir şekilde kendi yaşam öyküsünden küçük bir kısım anlattı. Sayın MÜEZZİNOĞLU, hiçbir zaman unutmayacağım bir cümle kurdu. İnsanlar hayallerini ve hayatlarını kurma umudunu yitirdikleri zaman göç ederler dedi. Benim için çok vurucu bir cümle idi. Muhakkak çok daha güzel şeyler de söylendi benim hatırladıklarım bunlardı.

Genel sosyoloji alanından gelmiş olmanın getirdiği bir açılımla vurgulamak istediğim bir şey var. Göç incelenmeli elbette. Ama üç boyutta incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bir makro, bir mezzo, bir de mikro boyutu var. Makro derken tabi günümüzde küreselleşme dediğimiz rüzgârla başlıyoruz. Bütün uluslararası politikalar, insan gücü planlaması, iskân planlaması, nüfus planlaması, ortak dil ve dine sahip olduğumuz insanların şuandaki ve gelecekteki durumları ki ORTAYLI hoca bu kesimden Türkiye’ye yoğun göç beklenmesi gerektiğini söylemişti. Bunlar makro düzeyde planlanması gereken hususlar.

Küreselleşme rüzgârlarına tepki gösterilmesini çok anlamlı bulmuyorum. Küreselleşme hayatın bir gerçeği. Bizim buna karşı sloganlarla dikilmemiz çok anlamlı gelmiyor. Bunun etkileri kontrol edilebilir. Bunun bir gerçek olduğunu bilip, etkilerinin daha yaşanabilir bir dünyaya ulaşmamız için nasıl dönüştürülebileceği üzerinde politika geliştirmemiz gerekiyor. Dolayısıyla göçle ilgili makro incelemelerde bir vizyon belirlemek bir stratejik planlama yapmak durumundayız.

Bir kere yerleşik olmak esastır. Tamam, bu göç Sempozyumu ama göçün yüceltilmesine karşıyım. Evet, ötekini tanıyacağız ama evimizi barkımızı terk ederek açlık susuzluk içinde ötekini tanımaya kalkışmanın da yüceltilecek bir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Asıl olan yerleşikliktir. Kültür yerleşikliktir. Ama küreselleşme insanları oradan oraya sürüklemektedir ve herhalde geometrik bir şekilde artacaktır bu oran. Özellikle Türkiye üzerine de yoğun bir göç akımının fazlasıyla dışardan yönlendirilerek gönderileceğini düşünüyorum.

Esas olan yerleşikliktir dedik, göçü çok fazla yüceltmeyelim. Bu makro planda verilmesi gereken çok önemli bir karar. Çünkü küreselleşmenin etkisiyle yoğunlaşan göçler bizim mekânla bağımızı kopartmaktadır. Böylesi göçler bizi zamana mahkûm etmektedir. Tarihi olmayan bir zamana mahkûm olmaktan söz ediyorum. Çünkü mekândan kopartılmış bir zaman anlayışı koftur, çürüktür, rüzgârın önünde sararmış yaprak gibi sizi oradan oraya atar.

Önemli olan şehirler kurmaktır, kentler değil. Yani insanların konakladıkları yerler değil ama tarihi, kültürü olan yerleşik şehirler kurmaktır. Bunlara sahip çıkmamız gerekir. Bunun için de küreselleşmenin etkilerini yaşarken, aman ne güzel bu arada göç de var göçelim değil, o göçün planlı olması gerekiyor. Kim geliyor, nasıl geliyor, niçin geliyor, o gelenden kim kâr elde ediyor, gelenin kendisi ne kadar kazançlı… Makro planlamalar yapılırken bu konularda her tür duygusallığın ötesinde rasyonel hareket edilmesi gerektiğine inanıyorum.

Göçün ikinci olarak kurumsal bir düzlemi var, orta boy, mezzo düzlemi. Belediyeler burada, işin güvenlik kısmı burada, konut sektörü burada, iş hayatı burada, Türkiye’nin kendi imkânlarından söz ediyoruz, gençlerin ve kadınların eğitimi burada. Bunların düzene konulması gerekiyor. Sanıyorum bu konuya hiç değinilmedi. Belediyelerin göçler karşısındaki pozisyonu nedir? Bunların daha spesifik toplantılarda konuşulması gerekiyor. Mevcut ve olası göçlere, örneğin AB ile ilişkiler ilerledikten sonra hızlı bir şekilde yaşayacağımız durumlara karşı düzenlemeler ne olmalıdır? Ben sadece dil ve din birliğimiz olan yerlerden değil örneğin bütün bir Afrika’nın bütün hastalıklarıyla da geleceğini düşünüyorum. Bunların şimdiden orta boy düzlemde nasıl çözümlenebileceğinin üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Bu aynı zamanda bir güvenlik problemidir.

Mikro boyutta ise bireysel bir yönü var. Edebiyata, sanata ve insani acılara yansıması var. Göçün travma yaratan bir acı olduğunu ve belleklerimizden öyle kolay kolay silinemediğini, kuşaklar boyu bu acı anıların yaşanmakta olduğunu bilelim. Bence asıl olan insanları yerlerinde kalmaya teşvik etmektir. İnsanları kendi memleketlerinde iş, aş sahibi yapmak, hedef ülkelerin olası kaynak ülkeleri ekonomik olarak desteklemesi örneğin, bir çözüm olarak düşünülüyor. Benim aktaracaklarım bu kadar. Teşekkür ediyorum sayın başkan.

Başkan: Nilgün Hocama teşekkür ediyorum. Farklı bir yaklaşım ortaya koydular. Şimdi, kendisi çok sık o ifadeyi kullanır, kadim dostumuz Sakarya milletvekilimiz Dr. Süleyman GÜNDÜZ. Buyurun sayın vekilim.

 

IX. OTURUM DEĞERLENDİRMESİ - Başa Dön
Konu:  Çözüm İçin Perspektifler

Dr. Süleyman GÜNDÜZ
IX. Oturum Başkanı

Teşekkür ediyorum sayın başkan. Ben öncelikle Nilgün hanımın sözlerine eklemleyerek başlamak istiyorum. Şehirler ve yerleşik hayat, tarihçiler, sosyologlar, şehir bilimcilerin tartıştıkları dehşet bir konu olagelmiştir. Medeniyeti hangisi kurar, yerleşikler mi göçlerle gelenler mi? Görebildiğimiz kadarıyla insanlığın yeryüzündeki varlığı bir göç olgusu üzerine dayanıyor. Teoloji kitapları böyle bir olgudan bahsederler. Antropoloji farklı olgulardan bahseder. Ama sosyoloji ile antropoloji arasında, sosyoloji ile kent kültürü arasında olan çatışmaların temelinde bu göç sistemlerinin bir medeniyeti oluşturması ya da oluşturamaması tartışılmıştır. Mesela hocamız dediler ki, şehirler kurmalıyız çünkü kültür şehirlidir. Ama bütün dünyada bütün medeniyetlerin de göçlerle şekillendiğini görüyoruz. Türlerin Anadolu’da büyük bir uygarlık oluşturmaları buna örnektir. Bütün yüzyıllarda medeniyetlerin sona erişleri ancak göç almadıkları zaman başlıyor.

Şuna katılıyorum, şehirler kurmalıyız dedi Nilgün hocam. Doğrusu siyasete girerken benim söylemlerimden bir tanesi de buydu. Konut alanları üretmek değil yeni şehirler kurmalıyız. Bizim şuan yaptığımız sadece konut alanları üretmekten ibaret. Konut alanları üretmek bir şehrin ölümüne tanıklık etmektir. Paul Valery’den, uygarlıkların ölümünden bahsetmeyeceğim. Konut alanları üretmek her zaman mevcut bir şehrin ölümüne tanıklık etmekle eş anlamlıdır. Elbette yeni şehirler üretmeliyiz. Yeni şehirler yeni bir medeniyetin de inşası anlamına gelir.

Mesela küreselleşmeden bahsederiz. Bu dünyada hiçbir sorun yeni değildir. Küreselleşme onuncu yüzyılda da var. İnsanlığın yeryüzü serüveniyle başlayan, her çağda farklı boyutlarda yaşanan bir olgudur. Adaletsiz paylaşımlar geçmişte de olmuştu. Göç olgusunun durdurulmasının en önemli çözüm yollarından bir tanesi adaletli paylaşımdır. Birkaç hafta önce Ankara’da bir fotoğraf sergisi açtım ve dünyanın değişik yerlerinde çektiğim fotoğrafları sergiledim. Ve insanlarla bir yüzleşmeyi gerçekleştirdim. Sergimin teması, ağıtlar ve anıtlardı. Ve şöyle diyordum, doğunun ve güneyin ağıtları batının ve kuzeyin anıtlarıdır. Anıt olarak sadece dikilen heykelleri kastetmiyorum. Bir kent yaşamı, onun getirdiği sonuçlar da anıttır. Yani öykündüğümüz bir dünya ile yüzleşmenin sorusunu sormak istedim.

Bu çağda artık nerelisiniz sorusuna, Sayın ABAY’a da bu anlamda bir gönderme yapmalıyım, karşılık verilecek tek hanelik cevap yoktur. Sayın başkana soruldu, ben Sakarya milletvekiliyim, bana sorulsaydı Sakaryalı mısınız diye şöyle başlamam gerekiyor, babam filan yerde, annem filan yerde, ben de şurada doğdum. Artık yeryüzünde doğduğunuz yere ait söyleyecek tek haneli bir cevabınız yoktur. İyi ki de yoktur. Çünkü hocamdan biraz daha farklı olarak düşünüyorum. Ben inanıyorum ki, Sabahattin ZAİM hocamız da bundan bahsetti, hicret, göç, yeni bir medeniyet oluşturmak… Yerleşik hayat, artık yavaş yavaş ölümün seyridir. Bir insan öleceği zaman yerleşik hayata geçer. Eğer göç varsa bir dinamizm vardır. Kültürü taşımak vardır. Ve gittiğiniz yerlerde kültürlerle yüzleşmek vardır. Yeryüzünde göç olgusunu en iyi beceren millet de Türk milletidir.

Şüphesiz bütün bu göç olgusunun altında, şahıs örnekleri geldi aklıma. Mesela burada konuşmacıydı, Mehmet MÜEZZİNOĞLU, iyi bir siyasetçi. Kendisi Batı Trakyalıdır. Bir göçmendir. Ahmet İhsan KIRIMLI. Bakan ve siyasetçidir. Kırım’dan göç etmiştir. Doğan GÜREŞ, bir Çeçendir. Carlos Menem El Turco, bu yüzyılın başında ailesi Arjantin’e göç etmiş ve orada devlet başkanlığı yapmış bir şahsiyettir. Aliya İzzet BEGOVİÇ, anne tarafından Üsküdarlıdır ve Bosna’da Cumhurbaşkanlığı yapmıştır. Ömer RODRİGEZ, Venezüella dış işleri bakanı. Afro-İslâm bir adam. Bizim Avrupa’da milletvekili arkadaşlarımız var. Celal AYGÜN, Lale ATAMAN, Vural ÖGER, Ozan CEYHUN gibi… Böyle başarılı siyasetçilerimiz var orada.

Türkiye’de gerek iç gerek dış göçe bakış itibariyle diğer ülkelere göre bir farklılık vardır. Ülkeler göçlere iki tür yaklaşım gösterirler. Bir tanesi geçmiş ideallerinin devamı için göç olgusuna izin verirler ve onlarla irtibat sağlarlar. Bölgesel ilişkiler itibariyle, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu bu ülke için aynı anlamı taşıyor. Mesela bizler Bosna ile yakın ilgiliyiz, neden? Çünkü benim bir komşum Boşnak. Bir başka komşum Çeçen, Çeçenistan’la yakın ilgilerimiz var. Dolayısıyla Türkiye buradan belli miktarda göçe izin vermiş. Ama boşaltma değil. Belirli miktarda, taze bir bağ oluşturabilmek için.

İkinci göç olgusu ise, yeni etkileşim alanları kazanmak, baskı oluşturmak ve iş gücünü arttırmak ile ilgili. Mesela batı ikinci tür üzerinde duruyor. Eski kültürlerle ilişki kurmak anlamında değil, çünkü kendisi kıta Avrupasında oluşturmuş. Ama örneğin İngiltere bir kolonyalizm vasıtasıyla dünyanın diğer bölgeleriyle ilişki geliştirmiş. Bizimkisi farklı. Biz bir medeniyet havzası üzerinde hüküm sürmüşüz. Dolayısıyla bunların bütünüyle bizim bir şekilde irtibatlanmış olmamız gerekiyor.

Hocam Kızılelma’dan bahsetti. Ama batı öyle değil. Hem yeni etkileşim alanları kazanmak, hem de siyasi mültecilik üzerinden baskı kurmak için göçü kullanıyorlar. Türkiye Avrupa ilişkilerinde böylesi örnekler var. Bir de tabi iş gücünü arttırmak için. İlber ORTAYLI hocam yavaş yavaş Türkiye’de de, nüfus kontrolü ile birlikte yaşlanmaya doğru gidildiğini söyledi. Dolayısıyla Türkiye’nin de dış göç alması gerektiğini anlattı. Ama maşallah yeryüzünde bizim kadar velut bir ülke yok. Böyle bir ülke yok arkadaşlar. Bir anda bir milyona yakın mülteciyi, mülteci olarak değil de misafir olarak kabul edebilecek çerçevede bir ülkeden söz ediyoruz. Çünkü bu ülkenin konumu çok farklıdır.

Örneğin, Bosna savaşı esnasında balkanlardan kalkıp, batıya gitmiş olan insanların hepsi mülteci statüsündedir. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, bu insanlara gündelik belirli miktarda para ödüyor. Fakat Türkiye’ye gelenlerin hiç birisi mülteci statüsünde değildir, hepsi misafir statüsündedir. Neden? Çünkü bu ülkede eğer siz gelecek olana mülteci muamelesi yaparsanız onu ve buradaki akrabalarını incitmiş olursunuz.

Burada konuşmacılardan bir tanesi, Çeçenlerin Türkiye’ye gelişlerindeki mağdur konumlarına değindi. Ama onlara mülteci demiyoruz. Bunlara böyle bir statü veremiyoruz ve uluslararası fonlardan yararlanamıyoruz. Böyle naif taraflarımız var bizim.

En büyük göç de Irak’tan gelen göç dalgasıydı. Ama bu ülkenin ekonomisi sarsılmadı. Çünkü farklı bir kavram üzerinde oturuyor bu ülkenin değerleri. Mesela benzeri bir mülteci akını 1996 yılında Arnavutluk’tan İtalya’ya doğru yaşandı. Üç yüz bin civarında insan İtalya’ya geçmek istiyordu ve İtalyanlar teknelerle gelen insanlara ateş etmeye başlamıştı. Bu ülkede bir anda 600–700 bin kişi gelmesine rağmen öyle bir hadise yaşanmamıştır.

Batılılar ilginç bir şey yaptılar, buna da değinmek istiyorum. Boşnak mültecileri hemen kabul ettiler. Oysa Arnavut mültecileri kabul etmek için bu kadar istekli davranmadılar. Çünkü Boşnakların tümü çok iyi eğitimliydiler. Aldılar ve geri göndermediler. Dönememelerinin iki sebebi var, ilki batılıların göndermemesi. İkincisi henüz güvenlikleri sağlanmadığı için kendi topraklarına dönmüyorlar.

Bazı ülkeler kırsaldaki sorunları çözmek için, kırsala hizmet götürmeyi önemsemezler. Dolayısıyla kentler çok cazibeli hale dönüşür. Bunlar programlı olursa elbette kırsaldaki insanların üretime katılmaları itibariyle çok büyük anlam ifade edebileceklerini düşünüyorum.

Çok fazla sosyolojik verilerle sizleri meşgul etmeyeyim.

Başkanlık ettiğim oturumda gerçekten çok başarılı sunum yapan üç tane arkadaşım oldu. Dr. Ayşem Biriz KARAÇAY, bütün süreçleri kategorik olarak verdiği bir tebliğ sundu. Mazlum-Der temsilcisi sivil toplum kuruluşlarının özellikle mülteciler hukuku ve uygulamaları ile ilgili çözüm önerilerini dile getirdi. Raif KAPLANOĞLU kardeşim de Bursa örneğini vererek iç göçün de şüphesiz çok anlamlı olabileceği üzerinde durdu.

Zeytinburnu Belediyesi çok ciddi bir performans ortaya koymuştur. Bu burada kalmamalıdır. Buradaki birikimin diğer yerel yönetimlere ve merkezi yönetime aktarılmasını sağlayacak mekanizmaların oluşturulmuş olduğunu düşünüyorum. Kendilerini tebrik ediyorum. Önemli bir iş çıkarttılar.

Bitirirken burada iki konudan daha bahsetmek istiyorum. Bir tanesi Karabağ sorunu, burada bir Azerbaycanlı dostumuz konuya değindi. İkincisi Doğu Türkistan örneği. Bazı ülkeler nüfus yapılarını değiştirmek için iç göç olgusunu arttırmaktadırlar. Doğu Türkistan’da böyle bir örnekle karşı karşıyayız. Siyasileri temsilen şunu söyleyebilirim. İzmir Milletvekilimiz Zekeriya AKÇAM önümüzdeki mülteci yasasını bir anlamda sizlerle paylaştı. Bunun yanı sıra Ankara’da daha önce E tipi cezaevi olarak düşünülen bir alan revize edilerek mülteciler ile ilgili bir alana dönüştürülecek. Hükümetin bu konuda son derece ciddi çalışmaları var. Gerek yerelde gerekse de küresel anlamda her türlü işbirliğine hazır olan bir siyaset anlayışı var. Meclisten bu tür yasaları çıkartmak son derece kolaydır, çünkü güçlü bir iktidar var. Ben siyasetin üzerine düşen sorumluluğu yerine getireceğine inanıyorum. Artık bu ülkenin sanat tarihçileri, sosyologları, şehir bilimcileri ve göç uzmanlarıyla birlikte, bu ülkenin yeniden yapılandırılması gerekiyor. Unutmamak gerekiyor ki, göç eşittir mültecilik kavramı içinde konuya bakmıyoruz. Göçmenler bizim misafirlerimizdir.

 

KAPANIŞ OTURUMU DEĞERLENDİRMESİ - Başa Dön
Murat AYDIN
Zeytinburnu Belediye Başkanı

Değerli milletvekilimize teşekkür ediyorum. Arkadaşlar az önce hatırlattılar bundan sonra salonda program var. Benim de maksimum yedi dakikam var. Daha uzun konuşmayı düşünmüştüm aslında. Fakat zaten tasarladığım konuşmanın muhtevasına yakın düşünceler burada ifade edildi.

Değerli arkadaşlar. Bu mekânda dört gün boyunca benim şu konuşmamla beraber atmış dokuz konuşma yapıldı. Toplamda atmış iki kişi konuştu. Göç olgusu enine boyuna tartışıldı. Şunu gördük. Türkiye bir göçmen ülkesidir. Hem iç göç, hem de dış göç oldukça problemsiz bir şekilde yönetilmiştir. Avrupa'ya göç veren bir ülke konumunda görülmekle beraber ülkemizin, yaklaşık yedi milyon civarında göç aldığını da gördük. Kayda değer herhangi bir sorunun yaşanmadığı da ortada. Fransa’da son zamanlarda yaşanan bir olay var. Türkiye’de böyle bir olay yaşanmadı.

Türkiye göç veren değil aynı zamanda çok ciddi anlamda göç alan bir ülkedir olgusunun özellikle AB üyesi ülkeler tarafından bilinmesi gerekmektedir. Bu süreci nasıl yönettiğimiz burada enine boyuna tartışıldı ve Avrupalı dostlarımız da konuşulanları dinlediler.

Türkiye sadece akraba topluluklarından, aynı kültür havzasındaki tabiri caizse kültürdaşlarından göç almamıştır. Değerli gazeteci Aytunç ALTINDAL Bey dört tane Hıristiyan topluluğun da Türkiye’ye geldiğini ifade etti.

Bundan birkaç yıl önce Avustralya’ya gitmiştim. Sydney’de bir çarşıda dolaşıyoruz. Bir tanesi sordu nerelisiniz diye. Dedik ki Türkiyeliyiz. Boynumuza sarıldı. Kendisine sordum, Yunanistanlı bir Rum olduğunu ifade etti. Yıllardır özlemini çektiği bir kardeşini görmüş gibi sevinmişti. Yine 1999’da Kudüs’e gittim. Yanımda birkaç arkadaşım daha var. İnanılmaz bir olay. Musevilerin, çok ama çok sıcak ilgisini gördüm. Aynı şey tabi Araplar nezdinde de vardı. Ramazan’dı ısrarla bizi iftara davet eden Araplar bir yanda, bizi çay içmeye çağıran Museviler diğer tarafta… Tabi bu olayın tarihi arka planı var. 500. Yıl Vakfı başkanı Naim Güleryüz Bey burada, o da İspanya’dan gelen Musevilere Osmanlının nasıl davrandığını ortaya koymuştu. Geçmişe dönüp baktığımızda Osmanlının, bu topraklar üzerinde yaşayan o büyük devletin, bu işi çok güzel yaptığını görüyoruz. Aksayan yönler muhakkak vardır.

Sonuç olarak göç olgusu tarihsel olarak çok iyi yönetilmiştir diyebiliriz.  

Evet, ben bir Zeytinburnuluyum dedim hocama. Otuz iki yıl önce buraya gelmişim, okumak düşüncesiyle ve Zeytinburnu’nda belediye başkanı olduk. Anam babam Giresun’da doğmuş ama çocuklarım Zeytinburnu’nda doğdu. Değerli vekilimizin hatırlatmasıyla kendimizi ancak bu şekilde tanıtabiliyoruz. İyi ki Zeytinburnu’na gelmişim, iyi ki orada yaşamışım ve yaşıyorum. Zeytinburnu sayesinde dünyayı ve Türkiye’yi tanıdım. Memleketimizdeki farklı alt kültürlere mensup kardeşlerimizi tanıdım. Rumeli’den, doğu Türkistan’dan, Anadolu’nun farklı yörelerinden gelen kardeşlerimizi tanıdık. Önce komşu olduk, Karadeniz’den gelen lahanasını, Rumeli’den gelen böreğini dostlarıyla paylaştı. Doğu Türkistan’dan gelen sütlü çayını herkesle paylaştı. İyi ki diyorum, iyi ki Zeytinburnu’na gelmişim, iyi ki Zeytinburnu’nda bu insanları tanımışım. Onun için ben mutlu bir insanım.

Değerli hocalarım, değerli katılımcılar sizlere Zeytinburnu halkı adına canı gönülden teşekkür ediyorum. Dört gün süreyle sizlerle birlikte olduk. Her kürsüye çıkan konuşmasının hem başında hem sonunda bana teşekkür etti. Ben de müsaadenizle hem Zeytinburnu halkına hem de mesai arkadaşlarıma teşekkür etmek istiyorum. Başta Ömer ARISOY, Mustafa AYDIN, İsmail ULUHAN ayrıca direkt bu organizasyonun gerçekleşmesinde katkısı olan Akif ATLI, Prof. Dr. Hüsamettin ARSLAN, Mahmut ÇETİN, Mükremin ATMACA ve İsmail CENGİZ kardeşime teşekkür ediyorum. Ayrıca Kaşgar Tanıtım şirketi yöneticilerine de sizlerin huzurunda teşekkür ediyorum.

Hemen şunu da ifade edeyim. Değerli vekilim dedi ki bu iş burada kalmamalı, canlı tutulmalı. Göç olgusundan elde edilebilecek çok şey var. Bunu sadece Zeytinburnu sınırları içinde hapsetmemek gerekiyor. Buradan elde edilen sonuçların yurt içi ve dışında paylaşılması gerekiyor. Buradaki konuşmaların kitaplaşması en kısa sürede gerçekleşecektir. Belediyemiz bünyesindeki Yerel Kalkınma ve AB ile İlişkiler Merkezimizde bir sekretarya da icra-i faaliyette bulunacaktır. Sizlere tekraren çok çok teşekkür ediyorum. Allah eksikliğinizi göstermesin, birlik ve beraberliğimizi bozmasın. Bu dünya herkesin barış içerisinde yaşayacağı kadar imkânlara sahiptir, ben onu gördüm.

 

ULUSLAR ARASI GÖÇ SEMPOZYUMU
DEĞERLENDİRME KONUŞMASI
 

Murat AYDIN
- Başa Dön
Zeytinburnu Belediye Başkanı

Zeytinburnu Belediyesi olarak düzenlediğimiz Uluslararası Göç Sempozyumu nihayete ermiş bulunuyor.

4 gün boyunca yapılan 67 konuşmanın tamamını büyük bir keyifle dinledim.

Göçün siyasi olduğunu,

Göçün ekonomik olduğunu,

Göçün ekolojik olduğunu,

Göçün kimi yerde suç olduğunu,

Kimi yerde güç olduğunu,

Kimi yerde bereket olduğunu,

Fakat her yerde mecburi olduğunu,

Yaşam taşıdığını,

Tohum attığını,

Velhasıl her şeyi ile insanî olduğunu hep beraber bir kere daha müşahade ettik.

Açılışta ifade ettiğimiz, çığlığımızın bir çığ başlatması dileğimizin katılımcıların ve kamuoyunun yoğun ilgisiyle şimdiden gerçekleşmeye başladığını görmek bizleri memnun etti.

Her yönüyle ifade edilen, herkese farklı yönünü gösteren göç, konuşmacılarımızın görüş ve bilgi kareleriyle zihnimizde bir bütün oluşturdu.

Göç konusundaki dağınık kanaatler artık bir bütünlük arz etmektedir, diyebiliriz.

Fotoğrafın dağınık kareleri birleştirilmiştir.

Artık göç fotoğrafını daha net görebiliyoruz.

Sempozyumun sonunda ben artık daha rahat bir şekilde “Göç güzeldir” diyebiliyorum.

Sayın İlber Ortaylı hocamızın burada ifade ettiği gibi “Göç etmeyen toplumlar, kültürel olarak zayıflar, hatta ölürler.”

Her oturumda anlatılan göç hikâyeleriyle hüzünlendik, şaşırdık, heyecanlandık..

Göç bir bölgenin, bir kimsenin veya bir toplumun meselesi değil.

Konuşmacılarımız da teyit ettiler:

Göç, dünyamızın tamamını ilgilendiren acil ve önemli bir meseledir.

BM ve Uluslararası Af Örgütü göçün bir hak olduğunu söylüyor.

Sivil toplum kuruluşları insanların yaşadığı dramları gündeme getiriyor.

Göçmen dernekleri, Türkiye’ye göçün Türk Dünyası’nda nasıl bir anlam kazandığını belirtiyorlar.

Buradan çıkarabileceğimiz en genel sonuç şudur: Göç, nereden nereye olursa olsun, her yönüyle beşerî bir meseledir.

Ve herkesi ilgilendirmektedir.

İnsanla ilgilidir.

İnsanın durumudur.

İnsanın derdidir.

İnsanın çaresidir.

İçişleri Bakanımız Sayın Abdulkadir Aksu’nun da ifade ettiği gibi, çözümler ancak global çapta  işbirliğiyle çözülebilir.

Sayın bakanımız, çözümler üzerinde bakanlık çalışmalarını da bizlerle paylaşma nezaketini gösterdiler.

Türkiye’nin, göç alan, göç veren ve transit ülke olarak, göçün üç haline de ev sahipliği yaptığını belirttiler.

Devlet Bakanımız Sayın Mehmet Aydın, Türkiye göçmenler için başarılı bir entegrasyon modelidir, dediler.

Bu modeli fark etmesi ve görmesi gereken yer Avrupa’dır, dediler. Tamamen katılıyoruz.

Bu örnekten ders almamış olan Fransa’nın yaşadıklarına dikkat çektiler. Bence çok yerinde tespitlerdi bunlar.

Tabii, saygıdeğer misafirimiz Anne De Loisy kendi tecrübe ve araştırmalarına dayanarak Fransa’yı bize birinci elden anlattılar.

Diğer katılımcılar da çok değerli görüşlerini bizimle paylaştılar.

Hepsine minnettarız…

Göç sadece basit bir yer değiştirme hadisesi değil.

Göçmenin, vardığı yerdeki ihtiyaçları açısından çök önemli bir olay..

Vardığı yerdeki topluma entegrasyonu açısından çok önemli bir olay..

Vardığı yerdeki toplum tarafından nasıl karşılandığı bakımından önemli bir olay..

Geride bıraktıklarıyla, yeni kazandıkları arasında denge kurma yeteneğiyle çok önemli bir olay..

Kimlik problemi olarak önemli bir olay..

Asayiş bakımından önemli bir olay..

Unutmayınız ki her organizmada var olan canlılığını koruma içgüdüsü, kültürlerde de vardır.

Dolayısıyla, göçmenlerin değişen, ama ölmeyen kültürlerini nasıl yaşatacakları da önemli bir olay..

Göçmen kültürlerin yaşaması, dünya kültürünün renkliliği ve zenginliği için bir teminattır.

Benim, buradan Avrupalı dostlarımıza tekrar tekrar hatırlatmak istediğim de budur.

Bu Sempozyumla, göç meselesinin enine boyuna anlaşılabilmesi için bir ışık yaktığımıza inanıyoruz.

Anlamlı bir ses verdiğimize inanıyoruz.

Bu yolda bize desteklerini esirgemeyen bütün katılımcılara, ilgisini esirgemeyen kamuoyu ve basına, emeği geçen arkadaşlarıma en derin şükranlarımı sunuyorum.

Avrupa Birliği’ne aday Türkiye’nin, başarılı bir kültürel entegrasyon örneği sunduğu artık biliniyor.

Türkiye’nin göçmen üreterek Avrupa’yı işgal edeceğinden korkan Avrupa kamuoyuna da, buradan çok anlamlı bir mesajın çıktığına inanıyorum.

Bu vesileyle, sözlerimi bizim Mevlanâ hazretlerinin felsefesine uygun; ancak bu kez Lâtinlerin ünlü bir sözüyle noktalamak istiyorum: “İnsanım ve insanla ilgili hiçbir şey bana yabancı değildir.”   Saygılar sunuyorum