0

ULUSLARARASI GÖÇ SEMPOZYUMU BİLDİRİ ÖZETLERİ

Abdurrahman Kurt
Ahmet Muratlı
Ayhan Kaya
Ayşem Biriz Karaçay
Cornelia Reinauer
Dr. Demet Güral
Emrehan Halıcı
Doç. Dr. Hakan Kırımlı
Halim YILMAZ
Hamit Göktürk
Dr. İbrahim Sirkeci
Prof. Dr. İbrahim Tatarlı
Işılay Arkan
Mazhar BAĞLI
Mehmet Terzioğlu
Naim Güleryüz
Doç. Dr. Nazife GÜNGÖR
Neşe Erdilek
Raif Kaplanoğlu
Safter Çınar
Şefika Gürbüz
Selin Şenocak
Av. Taner KILIÇ
Timur Kocaoğlu
Dr. Yusuf Adıgüzel
Fethi GÜNGÖR

 

 

 

 

0

0

DOĞU VE GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİNDE YAŞANAN GÖNÜLLÜ VE ZORUNLU GÖÇLER; SEBEPLERİ – SONUÇLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

 Abdurrahman Kurt  -  Başa Dön

 Literatürde göçler temelde ikili bir ayırıma bağlı olarak değerlendirilmektedir. Bu ikili bir ayırıma bağlı olarak değerlendirilmektedir. Bu ikili ayırımlar şunlardır; yapı-özne ayrımı (rational choice therory) makro-mikro (seks migrants socioeconomic, demographic and ethnic chacaracteristics) ayrımı ve gönüllü- zorunlu ayrım. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da 1980 sonrası yaşanan göçleri gönüllü ve zorunlu tasnifine bağlı olarak değerlendirmemiz gerekmektedir. Burada yaşanan göçlerin sebeplerine baktığımızda zorunlu ve gönüllü sebeplerin iç içe geçtiğini görmekteyiz. 1980 sonrası Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da yaşanan göçleri zorunlu ekonomik ( gönüllü- içten, çeken faktörleri push,pull factors) ve siyasal nedenlere bağlamak mümkündür.

Gönüllü (voluntary migration) göçler daha çok ekonomik sebeplerle gerçekleşen göçlerdir. Gönüllü göçlerde aile bireylerinden biri bir öncü olarak göç eder. Göçülecek mekanı ve ortamı sağladıktan sonra ailenin geri kalanı da göç eder. Bundan sonrası artık daha çok adaptasyon becerisine kalır. Adapte olamayanlar ise sonraki kuşaklarda adaptasyonu sağlarlar.

Zorunlu göçler ise, göçmenler ve göç edilen toplum için felaketle sonuçlanmaktadır. Zorunlu göçmenler hiçbir hazırlık yapma şansına sahip olmadan, hatta tüm varlıklarını arkada bırakarak acı, kin ve hınçla dolu olarak kendilerini yabancı bir ortamda yapayalnız ve güvencesiz bir şekilde bulmaktadırlar. Toplumsal hayat açısından da en büyük tehlikeyi bu tür göçler oluşturmaktadır. Bütün her şeyinden mahrum kalan(deprived) bu göçmenler potansiyel tehlike oluşturmaktadırlar. Bir kısım araştırmacıların Mersin’ e göç etmiş olan zorunlu göçmenler üzerinde yaptığı araştırmada mal ve toprak kayıpları fazla olan zorunlu göçmenlerin kayıpları az olanlara göre topluma ve kente daha az entegre olduklarını saptamıştır (2004). Yani kendi varlıklarından daha çok mahrum olanlar daha az entegre olabilmektedirler.

Bu sunumumuzda bizde bu iki tür göçün meydana getirdiği olumsuz sosyal ortamda oluşan suç artışlarının, işsizliğin ve sokak çocuğu vakalarının en aza indirilmesi için bölge özelinde alınması gereken tedbirleri dile getirmeye çalışacağız.

TÜRKİYE’YE GÖÇLER TÜRKMENLER VE GÖÇ OLGUSU

  Ahmet Muratlı - Irak Türkmen Cephesi Türkiye Temsilcisi   -  Başa Dön

  Irak’ta son savaş, yeniden yapılanan ülkede, üçüncü en kalabalık etnik grup olan Türkmenlerin durumunu yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmıştır. Türkmenler, iyi eğitimli bir nüfus olarak değerli bir insan kaynağıdır.

Kadınlarının dörtte biri ve erkeklerin üçte biri üniversite düzeyinde eğitim almıştır. Sadece yüzde 10’u düzenli eğitim almamıştır.

Türkmenler, çok ciddi bir göç olgusuyla karşı karşıyadır. Önceleri yüksek öğrenim amacıyla ülkelerinden ayrılmaya başlayan Türkmenler, daha sonra da baskı ve zulümlerden kaçmak için göç etmeye başlamışlardır. Siyasi baskı ve silahlı çatışmaların, özellikle 1980 sonrasında, Türkmenleri yurtdışında göçe zorladığını, komşu ülkeler olan Türkiye, Suriye ve İran’ a yönlendirdiğini göstermektedir. Özellikle Kerkük’te her üç Türkmen hanesinden birinin en az bir bir ferdin dışarıya göç etmiştir ki bu rakam oldukça yüksek bir yurtdışı göç oranı demektir. Daha da çarpıcısı, toplam Türkmen nüfusunun yaklaşık yüzde 10’u yurt dışına göçmüş ancak bunların sadece yüzde 20’si geri dönmüştür. Bu, Türkmenlerin anavatanlarının uzun yıllardır güvenlikten yoksun olması nedeniyle terk ettiklerinin bir başka göstergesidir.

Önceleri Türkmenlerin sosyo-ekonomik koşulları göç etmelerini gerektirecek bir durum yoktu. Sonradan bu faktör de etkili oldu. Dolayısıyla göçler bir zorunluluktan kaynaklanmaktadır. Buna da neden en başta can ve mal güvenliğidir. Bugün Türkmen göçmenlerinin yarıya yakını yasa dışı göçmen kategorisine girmektedir. Türkmenler başkaca seçenek kalmadığı için yasa dışı yollarla göçü göze almaktadır.

Bir araştırmaya göre, Türkmen nüfusun yaklaşık 3 milyon olduğu ve yaklaşık yüzde 10’unun dış ülkelerde yaşadığı göz önüne alınacak olursa, bunların yüzde 40’ının da muhtemelen Türkiye’de ikamet ettiği tahmin edilmektedir. Yani bu tüm dünyada 300 bin civarında olan Türkmen göçmenlerinin 120 bininin Türkiye’de yaşadığı anlamına gelmektedir. Bu rakamlar da çok ciddi irdelenmelidir. Türkmenlerin göç ettikleri döneme bakılacak olursa, gençlerin yüzde 80’i , 10’ar yıl arayla iki büyük dalga halinde, 1980’de Irak-İran Savaşına, 1990’ da Körfez Savaşına rastlamaktadır. Dolayısıyla Türkmenler,son 25 yılda gerçekleşmiş savaşlar nedeniyle göçe zorlanmış veya göç etmek zorunda bırakılmıştır. Irak’taki bugünkü gelişmeler devam ettiği takdirde,2005 yılı sonu ile 2006 yılı içinde gerek sosyo-ekonomik, gerekse can ve mal güvenliği veya etnik ve mezhep çatışmalar nedeniyle Irak’tan özellikle de Türkmeneli töresinden büyük bir göç dalgası daha beklenmektedir.

 

GÖÇ VE GÜVENLİK: KORKUNUN İKTİDARI

 Ayhan Kaya - İstanbul Bilgi Üniversitesi, Göç Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü   -  Başa Dön

 Güvenlik’ kavramı, özellike 11 Eylül’den bu yana, günümüzün en çok öne çıkan kavramlarından biridir. Artan toplumsal ve bireysel güvensizliği yaratan kaynaklarla savaşmak için, devletler bir takım tedbirler almaktadırlar. Bu tür tedbirler, genellikle, belirsizlik, yoksulluk, istikrarsızlık, terör ve güvensizlik durumlarında ortaya çıkan yabancı düşmanı, ırkçı ve milliyetçi toplumsal refleksin siyasal olarak da iktidar tarafından yeniden üretilmesi olarak kendini gösterir. Siyasal iktidarların temel amacı, toplumun refahını ve huzurunu sağlamak ve korumaktan öte, shaip oldukları iktidar alanını korumak ve genişletmektir. Bu nedenle, varolan toplumsal ve güvensizlik ‘güvensizlik’ söylemi üzerinden hareket ederek, ‘güvenlik’ söylemi üzerinden siyaset yapmak ulus-devletlerin kullandıkları en etkin yönetsellik (governmentality) yöntemi olarak belirir. Başka bir deyişle, güvenlik meselesi haline getirme edimi, Hobbes’un doğal durumunun çeşitli biçimlerinin mitsel tekrarıyla vahşi ölüm korkusunun buyrucu ve asayiş sağlayıcı gücünü kendinde toplayan bir yönetim tekniğine dönüşür. Böylece, uluslararası göçü, uyuşturucu ticareti, insan ticareti, uluslararası suç ve terörle aynı kategoride değerlendiren güvenlik aktörleri (polis ve asker gibi) tarafından üretilen bir bir ‘içerdeki düşman’ biçiminde inandırıcı bir varoluşsal tehdit öne sürerek, toplumu siyasi açıdan bütünleştirme kapasitesine sahip bir siyasal tekniğe dönüşür. Basmakalıp bir biçimde göçe belirli roller atfeden ve göçün yıkıcı sonuçlarının altını çizen medya da, batıda göçün güvenlik meselesi haline gelmesi sürecinde çok önemli bir rol oynamaktadır.

 

THE IMPACT OF THE TURKISH-EU ACCESION PROCESS ON THE IRREGULAR MIGRATION POLICIES AND LEGISLATIONS IN TURKEY

Ayşem Biriz Karaçay   -  Başa Dön

Since the acceptance of Turkey’s candidature for the EU membership at the Helsinki Summit of December 1999, how Turkey has already reacted and/or envisages reacting to irregular migration in line with the expectations of EU turns out to be one of the most critical questions opening the floor to different debates which have very direct consequences for the whole Europe. With more than 300 000 apprehended irregular migrants recorded between 2000 and 2003 , Turkey seems to be among the leading countries facing with irregular migration. However, Turkey, under the light of its candidature for accession to the EU, started on actively harmonizing its migration legislation with the acquis communautaire, especially on irregular migration and asylum-related issues and has recently taken important initiatives on the side of regular/irregular migration-control policies.

The main aim of this essay is to present the recent irregular migration policies in Turkey on which the impact of the EU accession process is playing an important role. This essay aims at understanding the impact of these policies and expectations through shedding light on the unintended consequences of these regular/irregular migration-control policies.

AB Uyum Süreci Işığında Türkiye’nin Gelişen ve Değişen Düzensiz Göç Politikaları

Türkiye’nin aday ülke statüsü elde ettiği 1999 Helsinki Zirvesi sonrasında, Türkiye’nin düzenli/düzensiz göç konularında bugün nasıl bir yol izlediği ve/veya gelecekte nasıl bir yol izleyeceği Avrupa’yı yakından ilgilendiren birçok konuyla doğrudan ilişkisi bulunan en önemli sorulardan biri haline gelmiştir. 2000-2003 yılları arasında gözaltına alınan 300 000 kadar düzensiz göçmen, Türkiye’nin her ne kadar düzensiz göç alan ülkelerin önde gelenleri arasında olduğunu gösterse de, AB uyum süreci ışığında gerçekleştirilen düzenli/düzensiz göçü kontrol amaçlı yeni politikalar ve uygulamalar bu süreçte atılan olumlu adımların  bir diğer göstergesidir.

Bu sunumun amacı, Türkiye’deki düzensiz göç politikalarının AB uyum sürecinde nasıl bir değişim ve gelişim gösterdiğini ortaya koymak,  öte yandan bu politikaların beklenmedik sonuçlarına ışık tutmaktır.

 

FRIEDRICHSHAIN- KREUZBERG’TE ENTEGRASYON VE GÖÇ KONULARI ÇEŞİTLİLİĞİN TEŞVİK EDİLMESİ – BİRLİK VE BERABERLİĞİN GÜÇLENDİRİLMESİ ANA TEMASI ÇEVRESİNDE KÜLTÜRLERARASI BİR KONSEPTİN GELİŞTİRİLMESİ İLE İLGİLİ FİKİRLER

 Cornelia Reinauer   -  Başa Dön

 Aylardan beri kentimizde uyum politikası ile ilgili çok çetin bir tartışma sürdürülmektedir.  Burada entegrasyonun başarısızlığa uğradığı, kapalı ve tehdit dolu toplulukların oluştuğu görüşü ile ilgili popüler tezler güç kazanmaktadır. Berlin Belediyesinin göç alan bir semtinin başında Belediye başkanı sıfatıyla bulunan bir kişi olarak, entegrasyonun başarısızlığa uğradığı görüşüne katılmıyorum. Göçmenlerin büyük bir çoğunluğu yıllardan beri toplumuzun geneliyle uyum halinde yaşamakta olup, hukuki anlamda eşitlik bakımından birtakım eksikliklerin olmasına rağmen bu insanlar toplumsal ve sosyal yaşantıya aktif olarak katılmaktadır.
Fakat entegrasyon politikası konusunda aşağıda özetle ifade edeceğim yeni talepler söz konusudur.
Bölgemizde yaklaşık 160 ülkeden gelen toplam 256.000 insan yaşamaktadır (Bunlardan 56.000‘i göçmendir)
Artan yoksulluk, acil eğitim sorunları, içe kapanma, ayrımcılık, aşırı uçlar, bölgeden kaçış gibi sorunlarla mücadele etmek zorundayız.
Değişik etnik grupların ve değişik yaşam stillerin yerleşmesi, çoğulcu ve açık bir toplumun oluşmasına neden olmuştur.
Kültürlerin çeşitliliği ve buna bağlı değer yargıları ve hayat görüşleri toplumsal ve sosyal yaşamı zenginleştirmek gibi olumlu etkilerinin yanında aynı zamanda günlük yaşamda yabancılarla çatışmaların ve birtakım korkuların oluşmasına neden olmaktadır. Bu olumsuzlukların ortadan kaldırılması, bir arada yaşarken karşılıklı saygılı olma, kıymet verme, hoş görülü olma gibi erdemleri gerekli kılmakta, aynı zamanda farklılığın kabul edilmesini ve ortaya çıkan sorunların çözülmesinde toleransın devreye sokulmasını gerektirmektedir.
Fakat siyaset ve çoğulcu toplum göç olgusunun ve bununla ilgili değişiklerin sonuçta yeterince farkına varamamışlardır.
Kültürel çeşitliliğin etnik ve dini farklılıklarla ilişkisi üzerine kapsamlı ve uzun dönemli bir program bu konuda istekli davranılmaması sonucu şimdiye kadar ancak sınırlı bir şekilde şekillenebildi, çünkü entegrasyon terimi çoğunluk tarafından asimilasyon şeklinde algılandı. Çoğulcu toplum tarafından yapılan hatalarında, göçmenlerin topluma katılım isteğinin azalmasına neden olduğu tartışılmaz.

Toplumsal sınırlama deneyimleri göçmenlerin kendi dünyalarına çekilmesini teşvik etmiştir. Bunun sonucunda etnik azınlıkların temsilcileri ya değişik ilgi alanlarına yönelmiş ya da toplumsal bağları zayıflamıştır.

Bunun dışında önemli olmasına rağmen konuşulmayan birçok tabu konu oluşturduk: İnsan haklarının bütünlüğü, etnik gruplar içerisindeki veya bunların arasındaki ırkçılık, anti-semitizm, namus cinayetleri, mecburi evlilikler, dini fanatizm,11 Eylül 2002 olayı bizlerin susmasına ve donmasına neden oldu. Burada aslında düzeltilmesi gereken bir hata söz konusudur.

Herkese aynı hakkı sağlayan ve karşılıklı anlayışı teşvik eden ve anlayış ile bilgi eksikliği bahanesinin ardına saklanarak her iki tarafın bu sorunlardan kaçmasını önleyen tutumu ortadan kaldırmak için işbirliği ve iletişim yöntemleri bulmanın zamanı geldi artık.

Bunun için her iki taraf arasında güvene dayalı bir ilişki kurmanın temelini oluşturacak açık bir diyalogun başlatılması gerekmektedir.

Eşit haklara sahip, beraber yaşamanın temelini oluşturan, tüm önemli oyuncuları kapsayan ve sosyal birlikteliği beraberliği teşvik eden ve sağlamlaştıran kültürler arası bir uyum konseptine ihtiyacımız vardır.

Entegrasyon politikasında bir tarafın yardıma muhtaç olduğu ve diğer tarafın yardım eden rolünü üstlendiği bir bakıcı siyasetine ihtiyacımız yoktur.

Önemli olan temelde insanların çeşitli ve çok yönlü olduğunun kabul edilmesi ve homojen olmayan bir nüfusun gelişim ve yeni fikirlerin ortaya çıkması bakımından yeni olanaklar ve potansiyeller getireceğinin ön plana çıkartılmasıdır.

Bunun için asıl amaç, bir formül haline getirilmiş temel değerlere dayanarak gelişimle ilgili potansiyelden azami şekilde yararlanılmasıdır.

 İNSAN TİCARETİ MAĞDURLARI

Dr. Demet Güral   -  Başa Dön

İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi

 İnsan ticareti dünyada her yıl 600,000 ile 800,000 arası kadın, erkek ve çocuğun mağduriyetine neden olan, dünyada silah ve uyuşturucu ticareti ile birlikte en tehlikeli illegal ticaret olgusu. Çocuk işçilerin tekstil başta olmak üzere çeşitli işkollarında çalıştırılmalarından,  çocuk ve kadınların seks ticaretine kadar birçok alanda farklı yaş ve cinsiyette bireyin uluslar arası “köle ticareti”nin bir başka bir adı.

Türkiye’de insan ticareti olgusu özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılımından sonra bu ülkelerde ekonomik zorlukların baş göstermesiyle ortaya çıktı.  Esas olarak kadınların kendilerine veya ailelerine ekonomik destek sağlamak amacı ile Türkiye’de kendilerine çalışma alanı bulabilmeleri ile birlikte artan sayıda kadın, insan tacirlerinin eline düşmekte. Bir hedef ülke olan Türkiye’de insan ticareti mağdurlarının sayısı resmi kayıtlara göre 2004 yılında 265. Ancak bu sayının gerçek rakamların çok altında olduğu düşünülmekte.

Türkiye, insan ticareti konusunda yapılan yurtdışı anlaşmaların hepsini imzalamış, yurtiçinde de gerekli önlemleri alarak birçok yasayı yürürlüğe koymuş, insan ticaretinin yasada tanımlayarak ağır ceza kapsamına almıştır.

İnsan ticareti esas olarak bir insan hakları ihlali olup, ciddi bir mağduriyet yarattığından mücadele içinde sosyal destek programları çok önemlidir. Kasım 2004’ten itibaren İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı (İKGV) tarafından işletilen ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin çok önemli bir katkı verdiği  ilk mağdur sığınma evinde bugüne kadar 150nin üzerinde mağdur barınmıştır. Mayıs 2005’ten itibaren Uluslar arası Göç Örgütü (IOM) tarafından işletilen 157 Acil Telefon Hattı, yine İKGV tarafından yürütülmekte olan mağdurlara psikolojik ve sosyal destek programı başlıca mağdur destek programları arasında sayılabilir.

Görevlilerin eğitimleri konusunda İKGV, UNHCR ve IOM tarafından yürütülmekte olan emniyet ve jandarma mensupları ile birlikte hakim ve savcıların eğitimleri üç yıldan beri sürmektedir.

Bunlarla birlikte özelikle komşu ülkelerle yakın işbirliği çalışmaları Dışişleri, İçişleri ve Adalet bakanlıklarının öncülüğünde sürerken, yine bu ülkeler ile ülkemizdeki STK’lar arasında da yapıcı iletişim ağı  çalışmaları gelişmektedir.

Türkiye’de bu çalışmaların artarak sürmesinde, daha fazla STK’nın özellikle sosyal destek alanında rol almasında yarar var. İçişleri Bakanlığı ile İKGV’nin 2003 yılında imzaladığı insan ticareti ile mücadele program protokolü ve ardından bugüne kadar son derece başarılı yürümekte olan işbirliği gibi, kamu-STK ve STK-STK arası işbirliklerine gereksinim var. Bununla birlikte kamuoyunda insan ticareti olgusunun ve mücadelesinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacak farkındalık etkinliklerine de gereksinim var. Çünkü bu mücadele ancak her sektörün ve ülkede yaşayan her bireyin katkısı ile verilebilecektir.

 

SÜRDÜRÜLEBİLİR GELİŞME BİLİŞİM ve BEYİN GÖÇÜ

Emrehan Halıcı   -  Başa Dön

 Bu bildiri, genel olarak göç, özellikle de beyin göçü olgularını, sürdürülebilir gelişme ve barış kavramları açısından irdelemek, gelişen bilişim çözümlerinin bu olguları anlama, izleme ve yönetme bakımından ne tür katkılar yapabileceğini tartışmak amacındadır. Çalışmanın ilk bölümünde “sürdürülebilirlik” kavramı çözümlenmekte, göç ve beyin göçü biçiminde ortaya çıkan kritik hareketliliğin sonuçları bu bağlamda incelemektedir. Buradaki temel savımız, göçün daha meşru bir hareketlilik olarak algılanmasının giderek kaçınılmaz olacağıdır. Bilgi ve teknoloji çağı, hem bireylerin fiziksel ve fikri yer değiştirmelerini kolaylaştıran tüm unsurları sağlamakta, hem de yer değiştirme arzu ve gereksinimini tetikleyen, bunun bir hak olarak bilince çıkmasına yol açan bir rol oynamaktadır.

Buna karşın, ikinci bölümde, her türden göçün olumsuz  sonuçları ile başa çıkmada yeni bir küresellik kavramı geliştirmenin acilen gerektiği vurgulanmaktadır. Mevcut biçimiyle küreselleşme, tarihsel nedenleri bir yana bıraksak bile, pratik sonuçları bakımından refahı belli bölgelere lokalize etmekte, bu lokal soluklanma alanlarının yakın ve uzak çevresi ise adeta oksijensiz bataklıklara dönüşmektedir. Göç, bu anlamda, ya bataklıktan kalkarak refah adacığındaki kurtulmuş bireye konan bir veba sineği, ya da bataklıktaki vebalıları kaderine terkedip refah toplumuna yeni bir kurtulan olarak katılan becerikli hekim gibidir. Her iki durumda da ya göç alan, ya göç veren ya da her ikisi giderek derinleşecek bir yoksunlaşma altına girmektedir.

Çalışmanın son bölümünde ise, bilişim çözümlerinin ve genel olarak bilgi çağı niteliklerinin istendik türde bir manevrayı gerçekleştirme sürecinde potansiyel tüm olanakları sağladığı ileri sürülmektedir. Doğal çevrelerinde bırakıldıklarında tüm yerkürede makul bir dengede dağıldığı görülen insan toplulukları, bu çevrelerde örgütlü çeşitli siyasi ve bürokratik yapılar tarafından da “kayıtlı” durumundadır. Bu durum, birinin Singapurlu, bir başkasının ise örneğin Kanadalı olduğunu söylediğimizde kullandığımız temel bir ayrım ölçütüdür. Bilişim çözümleri, bu tablo içinden bakıldığında, insanlığa bilimsel, sanatsal, ekonomik ya da kültürel herhangi bir katkı yapan bireyin bu katkıyı kendisinde cisimleştirmek bakımından hangi uyruğa, topluluk ya da geri plana borçlu olduğunu kolaylıkla gösterebilir, bu borcun çeşitli biçimlerde ödenmesi sürecinde gerekli tüm ara birimleri sağlayabilir durumdadır.

 

TÜRKİYE’YE KIRIM TATAR GÖÇLERİ

Doç. Dr. Hakan Kırımlı   -  Başa Dön

Bilkent Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Rusya Araştırmaları Merkezi Müdürü

 Kırım Hanlığı’nın 1783’te Rusya tarafından ortadan kaldırılarak Kırım’ın Rusya İmparatorluğu’na ilhak edilmesiyle birlikte, bu ülkenin halkı olan Kırım Tatarları dindaş ve soydaşlarının yaşadığı Osmanlı İmparatorluğu’na göç etmeye başlamışlardır. Esasen daha Hanlık devrinde dahi Osmanlı toprakları içinde muhtelif sebeplerle buraya yerleşmiş münferit Kırım Tatarlarının mevcudiyeti bilinmektedir. Ancak 1783 sonrası göçler bütünüyle kitlevi bir karakter taşımaktadır. Ferdi ve grup halindeki göçler Osmanlı İmparatorluğu’nun ortadan kalkışına kadar hiç durmaksızın devam etmişse de, özellikle belirli yıllarda muazzam sayıda insanı ihtiva eden hicret dalgaları mahiyetini taşımışlardır. Özellikle 1860-1861 göçünün Kırım’a ve Kırım Tatarlarının varlığına olan tahribatı ancak 1944 sürgünüyle ölçülebilir mahiyettedir. Bütün bu göçlerin neticesinde Kırım’daki Kırım Tatar nüfusu sonradan yerleştirilen yabancı unsurlar karşısında azınlığa düşmüştür.

Türkiye’ye Kırım Tatar göçleri Sovyet rejiminin kapalılığına rağmen Türkiye Cumhuriyeti devrinde dahi bir ölçüde devam etmiştir. Vuku bulduğu esnada yüzbinlerce, günümüzde de onların ahfadı olan milyonlarca insanın kaderini birinci derecede etkileyen bu fenomen gerek Kırım’ın gerekse Türkiye’nin tarihini radikal şekilde değiştirmiştir.

 

YENİ GELİŞMELER IŞIĞINDA  TÜRKİYE’DE MÜLTECİ HUKUKU VE UYGULAMASI

Halim YILMAZ - Hukukçu, MAZLUMDER Yönetim Kurulu Üyesi   -  Başa Dön

Türkiye, üç kıta arasındaki coğrafi konumu mülteciler için Avrupa ülkelerine geçmek için bir köprü olarak kullanılıyor. Türkiye ve Avrupa ülkeleri, küreselleşmenin artmasıyla doğru orantılı olarak sayıları her geçen gün artan sığınma vakaları veya “kaçaklar”la uğraşmak zorundadırlar. 11 Eylül sonrası Avrupa ülkelerinin mülteci politikası, bu konudaki standartları aşağı çekmekle meşgul.

Türkiye, mülteciler için tarihi bakımdan zengin tecrübe ve örneklerle dolu olmasına karşılık, bugün aynısının devam ettiğini söylemek maalesef mümkün değil.  Konuyu hem hukuki durum açısından, hem de mültecilere insani yardım ve ilgi bakımından ele almak gerekir. Türkiye’nin mülteci hukuku ile ilgili doğrudan ilişkili mevzuatı “1951 Sözleşmesi” ve 1994’te çıkarılan yönetmeliktir. 25.03.2005 tarihinde Başbakan’ın imzası ile yürürlüğe giren “İltica ve Göç Ulusal Eylem Planı” önümüzdeki on yıllarda Türkiye’nin mülteci ve göç sorununa şekil verecek. Genel olarak öngörülen hususlar Türkiye’nin mülteci hukukuna yeni ve olumlu katkılar yapması beklenmektedir. Fakat bazı başlıklarda mevcut uygulama nedeniyle kaygılar uyandırmaktadır. 

Türkiye’nin iltica hukuku ile ilgili eksikliklerinin yanında, mültecilere gerekli insani koşulların sağlanabilmesi de önemlidir. Bireysel ve toplu vakalarda, barınma, yiyecek, giyecek gibi asgari yaşam koşullarının sağlanması daha acil bir ihtiyaçtır. Çoğu İstanbul’da yaşayan, kayıtlı ve kayıtsız sayısı bilinmeyen mülteciler, hukuki sorunların yanında bazen temel insani ihtiyaçlarını karşılamaktan bile uzak kalabiliyorlar. İltica hukuku uygulamasında yaşanan sorunlar, resmi makamların ilgisizliği ve gönüllü yardım faaliyetlerinin yetersizliği, mültecileri İstanbul’un orta yerinde yalnızlığa mahkum edebiliyor. Mültecilere ‘misafir’, ‘soydaş’, vs. kavramları kullanılsa da, hukuki koruma altına alınmadıkça, güvensiz, korumasız, belirsiz ve gayri insani koşullarda yaşamak zorunda kalmaya devam edeceklerdir.

Türkiye, mülteciler konusunda tarihi tecrübelerinin gerisine düşmemeli. Bunun için de,  öncelikle mülteci yasası çıkarılarak gerekli yasal değişiklikler ve yenilikler yapılmalı,  bunun yanında insani ihtiyaçların sağlanması için bir an önce gerekli adımlar atılmalıdır. Sonuç olarak, Türkiye’de mülteci mevzuatı yenilenerek ilgili birimlerin kurumsallaşması zorunludur.

 

DOĞU TÜRKİSTAN’DAN GÖÇLER

 Hamit Göktürk   -  Başa Dön

 • Doğu Türkistan, Türk milletinin çıkış noktası ve tarih boyunca Türk kültür ve medeniyetine beşiklik etmiş, tarihi Türk ana yurdu olmuştur.

Doğu Türkistan’ın tanımı ve Türk tarihindeki yeri ve önemi üzerinde durulacak ve üzerinde kurulan Türk devletleri hakkında özet bilgiler sunulacaktır.

Bu Türk ülkesinde, 17.yüzyılda iç karışıklıklar baş göstermiş ve merkezi yönetim zayıflamıştır. Bundan yararlanan doğu komşularının tehdit ve saldırılarına uğramış bunun sonucu olarak 1759’da doğu komşusu Çin yönetiminin işgal ve istilaya maruz kalmıştır.

Doğu Türkistan’dan komşu ülkelere olan göçler de Doğu Türkistan’da 18.yüzyılda vuku bulan yabancı işgalinden sonra meydana gelmiştir.

Bildirimizde Doğu Türkistan’dan dış ülkelere olan ve günümüze kadar devam eden ferdi ve kitlesel göç hareketleri sebepleri ile birlikte kronolojik olarak ele alınacaktır.

Doğu Türkistanlıların ülkelerinden göç ederken karşılaştıkları olaylar, sıkıntılar siyasi, sosyal ve kültürel problemleri ile bizzat yaşadığımız ve şahidi olduğumuz olaylar hakkında durulacaktır.

1959 -1961 yılları arasında Doğu Türkistan’dan Afganistan ve Pakistan’a olan toplu göçler olmuştur.

Önceki yıllarda Afganistan’ a göç eden Uygur Türkleri 1965 -1967 yıllarında Türkiye’ye iskanlı göçmen olarak kabul edilmiş ve Devletçe Kayseri’ye yerleştirilmiştir.

Doğu Türkistan’dan 1937 – 1949 ve daha sonraki yıllarda Hindistan ve Pakistan’a göç eden Doğu Türkistanlılar hakkında bilgiler verilecektir. Buraya toplanan Doğu Türkistanlılardan özellikle, Uygur Türklerinin 1954 yılında Suudi Arabistan’a 1969 ve 1977 yıllarında Türkiye’ye serbest göçmen olarak yerleştirilmeleri üzerinde durulacaktır.

1962 yılında Doğu Türkistan’ın İli,Altay ve Tarbağatay bölgelerinden o zamanki Sovyet Cumhuriyetleri olan Kazakistan ve Kırgızistan’ a olan toplu göçler meydana gelmiştir.

Çin’de 1980’li yılların başlarında meydana gelen siyasi ve sosyal gelişmeler ile bunlara bağlı olarak oluşan kısmı müsait ortamdan yararlanarak çeşitli yol ve sebeplerle Türkiye’ye göçler olmuştur.

Türkistan Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarından sonra Türkiye Cumhuriyeti devletince başlatılan Türk Cumhuriyetleri ve akraba topluluklarından Türkiye’ye öğrenci getirilip okutulması büyük projesi kapsamında Türkiye’ye yüzlerce Doğu Türkistan’ lı öğrenci gelmiştir. Bunların genel durumu hakkında durulacaktır.

Doğu Türkistanlıların göç ederek yerleştikleri ülkelerde karşılaştıkları sorunlar ve intibakları konusu incelenecektir. Ayrıca göçmenlerin ülkelere göre farklı durumları tespit edilecektir.

 

KÜRESEL KONTROL ÇABALARINA KARŞI BİREYSEL AŞMA ÇABALARI: TÜRKİYE VE IRAK ÖRNEKLERİNDE ULUSLAR ARASI GÖÇÜN EVRİMİ

 Dr. İbrahim Sirkeci   -  Başa Dön

Londra Avrupa İşletme Okulu, Londra, İngiltere E-posta: sirkecii@regents.ac.uk  Tel. +44 207 487 7758  Fax.+44 207 487 7425

 Küreselleşme ve beraberinde gelen toplumsal, siyasi ve ekonomik değişimler uluslararası göçü de yeni kanallara yöneltti. Pek tabii ki bu önceki yüzyıllar ve hatta bin yıllar boyunca insan göçlerinin benzer evrimler geçirmiş olabileceğini göz ardı etmek anlamına gelmez ancak burada temel ilgimiz çağdaş göçler üzerinedir.

Son elli yılda uluslararası göç tipolojisi inanılmaz biçimde değişti. Birincisi göçmenlerin orjinleri ve varış noktaları arttı ve çeşitlendi. İkinci olarak, göçün miktarı insanların hareketliliği arttıkça ve hareketin maliyeti düştükçe arttı. Üçüncüsü, temel göç alan ülkelerde göçü kontrol altına alma isteği arttı. Son olarak bütün bunlar göçün tipolojisini zenginleştirdi ve daha karma formlara girmesine yol açtı.

Göç kompozisyonunun değişimi kısmen küresel pazarların ihtiyaçlarından ama daha çok da göç etmek isteyen bireylerin ve ailelerin, yönetici aktörlerin kontrol etme çabalarına karşı manevraları dolayısıyla olmuştur. Dünyanın daha az gelişmiş bölgelerindeki potansiyel göçmenler yaşadıkları yoksulluğu aşabilmek için daha zengin ülkelere göç etmek istemekteler. Ancak bu çabalar çoğunlukla onları bir yoksulluktan bir başka tür yoksulluğa taşımaktadır. Çünkü göçmenler genellikle göçettikleri ülkelerin az gelişmiş kent, kasaba ve mahallelerine yerleşip yerli işgücünün istemediği işleri yapmaktadırlar.

Günümüzde siyasi ve ekonomik nedenler içiçe geçerek uluslararası göçü itmektedirler. Türkiye ve Irak örnekleri göçün kompozisyonundaki ve göç rotalarındaki değişimileri gösteren iyi örneklerdir. Burada Türkiye’den yurtdışına göç ve terör ile Irak’tan göç ve savaş konularını örnek olarak ele alacağım.

Sonuç itibariyle bugün dünyadaki çok önemli etmenlerden birisi göçtür ve göç küresel gündemdeki pek çok meselede de belirleyici unsur olma potansiyeli taşımaktadır. Terörizm de buna dahildir. Bu gerçek bizi umarım daha huzurlu ve anlayışlı bir dünyaya doğru yöneltecektir. Pek tabii ki hakim devletler akıldışı politikalara yönelmez ise. Dolayısıyla bugün uluslararası göç sosyo-ekonomik yoksulluğu etnik ve kültürel farklar-gerilimlerle birlikte küresel bütünlük yaklaşımı çerçevesinde anlaşılmak zorundadır. Bu yaklaşım dahilinde coğrafyaların, ekonomilerin ve toplumların karşılıklı bağlı oldukları gerçeği temel odak noktası olmalıdır.

 

BULGARİSTAN’DAN TÜRK GÖÇLERİ (1878-2005)

 Prof. Dr. İbrahim Tatarlı   -  Başa Dön

Sofya Yüksek İslăm Enstitüsü ve Şumnu Piskopos Konstantin Preslavski Universitesi, Bulgaristan Gsm: (+359) 885643747 Ev.tel: (+359) 2 9884728 Fax: (+359) 2 9883352/ (+359) 2 9884598 Ev adresi: Prof. Dr. Ibrahim Tatarli, Dobrudja 11, Sofia 1000/Bulgaristan

 Bulgaristan’ın Osmanlı Imparatorluğu’ndan ayrıldığı zaman memlekette, yoğun bir Türk-Müsülman ahalisi vardı.Ülkenin Kuzey Doğu bölgelerinde sayısı %70, Güney yörelerinde daha da fazladır. Bu bağlamda Bulgar Prensliğinde yapılan ilk nüfus sayımının verileri sağlıklı bir kaynaktır.Çeşitli çağlarda ve dönemlerde Bulgaristan’dan yoğun Türk-Müslüman göçleri olmuştşur. Özellikle 1877/1878 Rus-Türk Savaşı, 1912 Balakan Savaşı, İkinci Dünya Savaşı Arasındaki yıllar, 1950-1951, 1968-1978, ve 1989 göçleri geniş kapsamlı göçlerdir.

Totaliter rejim zamanın son zorunlu göç yıllarında, yalnız birkaç ay içerisinde Türk göçmenlerinin sayısı 340 bine çıkmıştır. Bunların bir bölümü, demokratik değişiklikler zamanında eski yerlerine geri dönmüşlerdir. Böyle olduğu halde, 1992 yılı nüfus sayımına göre, Bulgaristan’da 840 bin Türk ve Bir miliyonun üsütünde Müslüman kaydedilmiştir. Gerçekte onların sayıları herhalde birbuçuk milyonun üstündedir.

Bildirimde kısaca çeşitli çağ ve dönemlerde Bulgaristan’dan Türk göçleri izlenecek, bunların nedenleri, kapsamları ve sonuçlarının analizi yapılacaktır.

   

TEMMUZ-EYLÜL 1974 İSKELE(LARNAKA)’DEN LEFKOŞA’YA (KIBRIS’IN GÜNEYİNDEN KUZEYİNE) GÖÇ HATIRAMIN ÖZETİ

 Işılay Arkan   -  Başa Dön

  Kıbrıslı Rum’lar tarihsel hakları olmadığı halde Kıbrıs’ı Yunanistan’a ilhak etmek için Kıbrıs’ta Türk’lere karşı korkunç bir saldırıya geçmişlerdir. Bunun sonucunda bir çok Kıbrıs’lı Türk öldürüldü, yaralandı, kayboldu ya da evlerinden söküldü. Bu saldırıların önemli bir hedefi de 100’den fazla cami, türbe ve diğer değerli Osmanlı miraslarının yıkılmasıydı. Büyük katliamlara girişmişlerdir. Bu baskı ve katliamlar neticesinde Türk’ler köylerinden daha salim yerlere göç etmek zorunda kalmışlardı. Göç hareketi 1958 -1974 yılları arasında devam etmişti.

Ben 1958 -1974 devresinde Rum’ların Türk’lere saldırıları ve katliamları neticesinde meydana gelen göçlerin çok kısa anlatımını yaptım.

20 Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekatıyla birlikte Türklerin Güney Kıbrıs’tan kurtarılmış bölge Kuzey Kıbrıs’a göçünden öz bilgiler verirken bilhassa benim İskele(Larnaka)’den Lefkoşa’ya kurtarılmış bölgeye göç edişim sırasında meydana gelen olayları ve duygularımı teferruatlı olarak anlattım. Anlatımımın sonucunda bilhassa şu kuralı vurguladım: Zalimin planı varsa Allah’ın da planı vardır. Allah, zalimi de kullanarak yardım isteyen kuluna yardım eder ve onu kurtuluşa götürür.

Anlatımımda resimler de kullandım.

   

TÜRKİYE’DE GÖÇ VE KENTLEŞME: TOPLUMSAL VE SİYASAL DÖNÜŞÜMÜN MEKANSAL VE KENTSEL BOYUTU

Mazhar BAĞLI   -  Başa Dön

Bu çalışmada, insanla mekân arasındaki ilişki bağlamında göç ve kent planlamasının Türkiye pratiğine değinilecektir. Daha çok dış dinamiklerle gerçekleşen bir modernleşme trendine sahip olan Türkiye, birçok toplumsal alanda olduğu gibi göç ve kentleşme konusunda da ciddi bir dilemma içindedir. Bir yandan toplumsal yapının ve tarihsel dokunun dayandığı geleneksellik ve bu gelenekselliğin beslendiği değerler diğer tarafta ise bu değerlerden uzaklaşma ve yeni bir tarz oluşturma çabası.

Bir yandan toplum sahip olduğu tarihsel mirasla kendine bir kimlik edinmeye teşvik edilirken bir yandan da bu miras, düzenli bir biçimde tek tipleştirilmiştir. Kentlerin fiziki yapısı ile var oluşsal bir koşutluk içinde olan kentsel tutumlar arasındaki uyumsuzluk var olan kentleşme sorunlarını daha da derinleştirmektedir. Köy ile kent, klasik sosyolojinin varsaydığı gibi “bir sürekliliğin iki ucu” gibidirler ama aradaki mesafe gittikçe derinleşmekte hatta Türk toplumunda bu ara mesafe kaybolmaktadır. Çünkü sahip olunan değerlerle kentsel planlamalar tamamen farklı düzlemlerde kendisine referanslar bulan argümanlara dayanmaktadırlar.

Göç ile beraber hem mekansal algılamalar hem de kentsel kurgular ile planlar tamamen farklılaşmış, yerleşim tamamen bir hizmet ve metaya dönüşmüştür.

Her ne kadar kentleşme ve göç global ölçekli bir değişim dinamiği ve yönüne sahip gibi dursalar da her toplumun kendine özgü bir yapılanması olduğu/olacağı gerçeğinden hareketle, konunun özgün toplumsal oluşumlardan bağımsız düşünmemek gerekir. Türkiye, kendi içinde toplumsal olarak yaşadığı sorunların en derin izlerini göç ve kentleşme konusunda yaşamaktadır. Kısmen dünyevileşmeyi de içeren bu süreç esasında sanayileşme ile beraber tüm dünyada görülen bir değişim dinamiğine yaslanarak insanla mekan arasındaki ilişkiyi “tek yönlü” bir sürece dönüştürmüştür.

 

GÖÇMEN ÜLKESİ OLARAK TÜRKİYE: HUKUKSAL YAPI VE UYGULAMALAR

 Mehmet Terzioğlu   -  Başa Dön

 SUNUŞTA; Türkiye’nin coğrafi ve jeo-politik konumu, sınır yönetimindeki durum, tarihten bugüne Türkiye’ye yönelik göç akımları, göçmen ülkesi olarak Türkiye’de yasal durum ve istatistikler; göç, yasadışı göç, göçmen kaçakçılığı, insan ticareti bağlamında mevcut durum, ulusal ve uluslar arası çalışmalar, hukuksal reformlar ve istatistiksel verilere ana hatlarıyla değinilecektir. Sunuşun takriben 20-25 dakika arasında olması planlanmaktadır. 

 

TÜRKİYE’YE YAHUDİ GÖÇLERİ

 Naim Güleryüz  (Araştırmacı-Yazar)   -  Başa Dön

 İspanya Krallarının 31 Mart 1492 tarihli fermanı ile Katolikliği kabul etmeye veya ülkeyi terketmeye zorlanan İspanyol Yahudileri sığınacakları bir yurt arayışı içinde iken II. Bayezid bu göçmenlere kucak açıyordu.

1492, Yahudilerin Türkiye’ye geliş yılı değil, Sefarad Yahudileri’nin Osmanlı’ya göç ettikleri  yıldır. Anadolu’da Yahudi mevcudiyeti İ.Ö. 4.yüzyıla kadar uzanır. Osmanlılar ile Yahudilerin buluşması ise 1326 da Orhan Bey’in Bursa’yı fethiyle başlar. 

1492 de başlayan Sefarad göçü Osmanlı’ya ilk Yahudi göçü değildir. 14.yüzyılda Avrupadaki pogromlardan kaçabilen Aşkenaz ve Karay Yahudileri de Edirne’ye geldiler.1450’lı yıllarda, Edirne Hahambaşısı İsak Sarfati’nin Avrupa Yahudi cemaatlerine gönderdiği ünlü mektubunun sonrasında çok sayıda Alman, Fransız ve İtalyan Yahudisi de Osmanlı’ya yerleşti.

Göçler ileriki yıllarda da devam etti. 1881, 1891, 1897 ve 1902 pogromlarından ve 1917 Bolşevik ihtilalinden kaçan Rus Yahudileri de Türkiye’ye sığındılar.

Kuruluş sürecini tamamlayarak genişleme ve yükselme devrine geçen Osmanlı Devleti’nin kalifiye elemana çok gereksinme duyduğu bir dönemde Sefaradlar, İspanya’da yaşadıkları Altın Çağ’ın bilgi birikimini yeni vatanlarının hizmetine sundular.

Etimolojik anlamıyla göç sayılmazsa da, 1933 ve sonraki günlerde Atatürk’ün davet ettiği,  Nazi Almanyası’nın tehdidi altındaki çoğu Yahudi kökenli bilim adamlarının Türkiye’ye sığınmalarını ve akademik yaşamlarını Üniversitelerimizde sürdürmelerini de belirtmek gerekir.

 

GÖÇ OLGUSU VE ARABESK

 Doç. Dr. Nazife GÜNGÖR - G.Ü. İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi   -  Başa Dön

 İnsanlık tarihine koşut olarak gelişen göç insanın, doğayla ve insanla  mücadelesinin önemli bir kesitini oluşturur. İnsanlar tarih boyunca  olumsuz doğa koşullarından kurtulmak,  daha güvenli ortamlarda yaşamak, daha sıcak insanal ilişkiler kurmak, toplumsal ortamlar yaratmak, yaşamlarını daha uygun maddi koşullarda sürdürmek için  oradan oraya göç edip durmuşlardır. Daha iyiye  ulaşmak yönündeki arayışın artarak sürmesine koşut olarak göç olgusu da insanlık tarihinin her kesitinde  önemini korumuştur.

Göçler bir yanıyla insan ve toplum yaşamına önemli oranda bir devinim, başka bir deyişle bir dinamizm kazandırmıştır.  Dinamizm ise bilindiği gibi değişmenin ve gelişmenin temel öğelerinden biridir. Göç olgusu da    insanal ve toplumsal gelişmenin hız kazanmasında,  kültürlerin ve uygarlıkların etkileşiminde önemli bir etken olmuştur.

Türkiye’de  19. yüzyılın ortalarında başlayan toplumsal çözülme ve kırdan kente göç bu anlamda önemli bir sürecin de başlangıcı olmuştur. Yüzyıllarca imparatorluk yapısı içerisinde süregelen statik yapı, halkın, yüzünü Batıya, özellikle de  İstanbul’a dönmesiyle birlikte yerini dinamik bir yapıya bırakmaya başlamıştır.  Söz konusu küçük kıbırdamaların  kitlesel bir göç hareketine dönüşmesi için aradan yüzyıllık bir zaman dilimi geçse de  Türkiye’de  hem metropolde hem de taşrada gündelik yaşamın, geri dönülmez bir değişim süreci içine girdiği yadsınamaz.

1950’ler ise Türkiye’de kırdan kente, kırdan yurtdışına ve kentten yurtdışına olmak üzere üç düzeyde kitlesel göç hareketinin başladığı gözlenmektedir.  Bu,  belki de ülkede  ilk kez toplumsal yaşamda bu denli kapsamlı ve çok yönlü etki yaratan bir göç hareketiydi. 

Kırsal kesimden kitleler halinde metropol kentlere yönelen insanlar bir yandan kendi yerel  kültürlerini oralara taşırken diğer yandan da kentte edindikleri  kültürel öğeleri de içinden geldikleri kırsal kesime taşımaya başladılar. Yani her iki kesim arasında karşılıklı etkileşim süreci başladı. Ki daha sonraki yıllarda bu etkileşimin sonuçlarının kent ve kır yaşamına somut yansımalarına tanık olunacaktır.

Kırdan kente göç eden yığınlar ilk aşamada kente kendi yaşam biçimleriyle, değerleriyle, gelenekleriyle, görenekleriyle, ritüelleriyle geldiler. Dolayısıyla kırdan kente bir kültürel akış söz konusu oldu. Bu da kentli toplumsal ve kültürel yapının çözülmesi, kentte bu anlamda bir taşralaşma sürecinin başlamasına yol açtı. Diğer yandan kente gelen insanların, geldikleri yerlere süreli ziyaretleri ırasında kente özgü değerleri, yaşambiçimini,  gelenekleri, görenekleri, davranış kalıplarını aktarmaya başlamalarıyla birlikte kırsal geleneksel yapıda da çözülme süreci başladı. Dolayısıyla kentin taşralaşması sürecine karşılık taşranın da kentlileşmesi süreci başlamış oldu.

Ancak Türkiye’de kırdan kente göç hareketi gerekli planlama, programlama çalışmaları olmaksızın, uygun politikalar geliştirilmeksizin başlamıştı ve adeta bilinmeze doğru bir hareket olarak gerçekleşmişti. Bilinmeze bu yolculuk  çok geçmeden önemli sorunları da beraberinde getirdi. Kent çevrelerine yayılan gecekondular Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük kentlerde yoksulluğun, kültürel yozlaşmanın, çarpık toplumsal değişmenin ve modernleşmenin, karmaşanın simgesi durumuna gelmeye başladılar. Bu karmaşa, eklektik toplumsal ve kültürel yapılanmanın doğurduğu sorunların, yarattığı olumsuzlukların etkisi günümüzde de hala devam etmektedir.

 

FARKLI GÖÇ TÜRLERİNİN GÖZLENDİĞİ TARLABAŞI SEMTİNDE UYGULANACAK TARLABAŞI TOPLUM MERKEZİ REHABİLİTASYON PROJESİNİN TANITIMI

Neşe Erdilek   -  Başa Dön

İstanbul Bilgi Üniversitesi, Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi, Beyoğlu Tarlabaşı bölgesinde bir “Yoksulluğun önlenmesinde Tarlabaşı Toplum Merkezi - Tarlabaşı eğitim araştırma ve uygulama merkezinin işletilmesi ve geliştirilmesi projesi” geliştirmiştir.

İstanbul’un en sorunlu bölgelerinden biri olan Tarlabaşı, semtte oturanların yapıları ile Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin doğrudan çalışma alanı içine girmektedir. Bölge nüfusunu  ağırlıkla son yıllarda Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden gelen göçmenler, Romanlar, yasadışı ve kayıtdışı olarak ülkemizde bulunan yabancı göçmenler ve kent yoksulları oluşturmaktadır. Proje, bir örnek olarak düşünülmekte ve yoksulluk ile mücadelede bir istihdam, farklı etnik, dinsel ve sosyal gruplar arasında bir kaynaşma ve sonucunda kentsel şiddeti doğuran suça yönelebilecek çocuk ve gençler için rehabilitasyon modeli hedeflenmektedir. 

Proje süresince( iki yıl) 320 gelir seviyesi düşük kadının istihdamı ( yılda 3 aylık 4 dönem ve her dönemde 40 kadın) ve sonunda kooperatif kurmaları,

Semtte ilk öğretimini tamamlamış ve/veya tamamlayamamış 15- 20 yaş arası gençlerinin mesleki ve eğitsel aktivitelere katılımı,

Semtte ilk öğretim aşamasındaki ve sokakta çalışan çocukların sosyal ve eğitsel aktivitelerle desteklenmesi,

Gençler spor kulübünün oluşturulması,

Semt sakinlerini bir dernek olarak örgütlenerek Merkez faaliyetlerini devam ettirmeleri amaçlanmaktadır.

Bu değerlendirmelerden yola çıkılarak projenin;

İstanbul ilinde kentsel alanda istihdam sorunu ve yoksulluğun gerekçelerinin belirlenmesi,

Göç ve sonuçları üzerinden sorununun güncellenmesi ve çözüm platformunun sorunun tüm bileşenleri ile kurulması,

Öncelikle kadınlar ve çocuklar olmak üzere istihdam ve eğitimde model çalışmaların uygulanması,

Araştırma ve uygulama merkezinin kurulması ile yoksulluk ve istihdam sorununa ilişkin katılımcı çözüm modelinin oluşturulması ve geliştirilmesi, beklenmektedir.

 Projenin sağlayacağı sosyal faydalar:

İstihdam sorununa ilişkin kalıcı öneri ve programın belirlenmesi,

Bölge halkının ve ilgili gruplarla çalışma yürüten kurum ve kuruluş temsilcilerinin kapasite geliştirme programları aracılığı ile tutumlarının pozitif yönde geliştirilmesi,

Farklı kültürler arası önyargıların giderilerek kültürel iletişimin sağlanması ve kentsel şiddetin önlenmesi,

Kentsel alanda yaygınlık gösteren toplumsal gerilimlerin şiddet yerine daha üretken ve barışçıl kanallara

 

BİR GÖÇMEN ŞEHRİ; BURSA

Raif Kaplanoğlu   -  Başa Dön

Bursa, göçlerle kurulmuş bir kenttir. Bursa'ya tarih süreç içinde çok çeşitli göç akınları olmuştur. Bu göçler sırasında çok çeşitli yerlerden, çok çeşitli ulus ve topluluklar yerleşmiştir.

Türklerden önce Bursa'da yaşayan Tyni'ler bile, Trakya'dan bu güzel beldeye göç etmişti. Daha sonra da Türkler, Ortaasya Bozkırlarından kopup gelmişlerdir Bursa'ya. Bursa'ya daha çok   Oğuzların Kayı, Eğdir, Boğdüz ve Alkaevli  boyları göçmüştü. Bu arada, Kütahya'da bulunan Ermeniler Bursa'ya göçmüşlerdir. Ardından da Yahudiler yerleşmiştir.

Bursa sekiz kez büyük nüfus artışına uğramıştır. Bunların ilki, Bursa’nın fethi ile olmuştur. Birçok gazi ve abdallar, müritleriyle ve aşiretleriyle gelip yerleşmişlerdir. İkincisi 1530-1570 yıllar arasında Celaliler'den kaçanların Bursa'ya sığınmaları nedeniyle nüfusu iki misli artmıştır.

Üçüncü büyük nüfus artışı, XIX. yüzyılın ikinci yarısında olmuştur. Bursa bu dönemde, Doğu'dan Ermeni göçleri ile, 1880'li yıllarda 93 Göçmenlerinin yerleşmesi ile büyük nüfus artışı yaşanmıştır.

Bu tarihte sadece Rusçuk'tan 30 bin göçmen Bursa'ya gelmiştir. Kazan'dan gelenler Mollaarap'a, Kırım' dan gelenler Alacahırka'ya, Kafkasya'dan gelenler Yıldırım'a yerleştirilmiştir. 93 Göçmenlerinin büyük bölümü, Rum ve Ermeni köylerini kuşatacak bir biçimde dağlarda kurulmuştur. 93 Göçmeni köylerinin hemen tümü dağlarda kurulmuştur.  Göçmenlerin yerleşimi sırasında gerek göçmenler arasında ve gerekse yerliler ile göçmenler arasında sorunlar, hatta çatışmalar da yok değildi.

Azınlıkların yoğun olduğu Bursa gibi ender olarak kentlere de bu göçmenler yerleştirilmiştir. Işıklar’ın altında Hayriye mahallesi, Mollaarap civarında da Vefikiye Mahallesi 93 göçmenlerince kurulmuştu. Duacınarı yanında Şükraniye ve İclaliye Mahalleleri ile, Selimiye Mahalleleri de 93 Göçmenleri tarafından kurulmuştu. Seyid Nasır yakınlarında Mecidiye, Çobanbey  ve Namazgah arasında bulunan Babadağ Mahallesi, Rumeli'den gelen 93 göçmenleri tarafından kurulmuştu. Bu mahallenin yanında bulunan Yeni Mahalleye ise, Kırım ve civarından gelen göçmenler yerleşmiştir. Rusçuk, İntizam mahaller de bu göçmenlerce  kurmuştur. 

1880'li yıllarda başlıyan bu toplu göçler sonunda Bursa merkez ilçede 18 yeni köy, 15 yeni mahalle kurulmuştur. Gemlik'te 12 yeni köy, İnegöl'de de 32 yeni köy, üç te yeni mahalle kurulmuştu.

Bursa'da dördüncü büyük nüfus artışı, 1912 yılındaki Balkan Savaşı sonrasında da, işgal altında kalan Türkler'in büyük bölümü Bursa'ya göçmüştü. Ancak Balkan Savaşı'nda gelenlerin iskanı yapılmadan savaş çıktığı için bu göçmenler yerleştirilmemiş, 1924 Mübadele Göçmenleri ile birlikte ancak iskan edilmişlerdir.

Kurtuluş Savaşı sonunda ise Bursa’yı terk eden Ermeni ve Rumlar’ın yerine, Yunanistan'dan getirilen ve halk arasında "Mübadele"(Değişim) göçmeni olarak anılan göçmenler yerleştirilmişti. Yunanistan ile yapılan andlaşma gereği Bursa'ya, Yunanistan'dan Mübadele(Değişim) göçmenlerinin dışında, evleri yanan veya yerlerini terk etmek zorunda kalanlar da iskan edilmiştir.

Tüm ilde ise toplam olarak 39.808 Mübadele göçmeni yerleştirilmişti. 1927 yılında yayınlanan Bursa Havalisi Coğrafisi adlı kitapta, en yoğun göçmen yerleşimin Bursa olduğu söylenerek, Bursa ilinde toplam olarak 81.265 göçmenin yerleştirildiğini yazmaktadır. Bu sayı, 1912 Balkan Savaşı sonunda gelip de Büyük Savaş nedeniyle yerleştirilememiş olan göçmenler  ile, Mübadele Göçmenlerinin ortak sayısıdır. 1912-1930 yılları arasında Bursa merkeze  Rumeli'den 56 bin göçmen gelip yerleşmiştir. Görüldüğü gibi bu göçmenlere, 1880'li yıllarda gelen 93 Göçmenlerini de eklerseniz, neden; 'Bursa bir göçmen kentidir'  dediğimizi daha iyi anlayabilirsiniz.

Beşinci göç akını, 1950'li yıllardan sonra da, Türk Hükümeti ile Bulgaristan arasında yapılan anlaşma sonucu çok sayıda Bulgaristan göçmeni Bursa’ya yerleşmiştir. Bu göçmenler, Bursa’da Hürriyet ve Adalet Mahallelerini kurmuştur. 1950 göçmenleri, başta Orhangazi olmak üzere çeşitli kasaba ve köylere de yerleştirilmiştir.

Altıncı göç akını 1975 yılından sonra yoğun olarak fabrikaların kurulması üzerine; Doğu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz bölgesinden gelen göçler nedeniyle olmuştur. Bursa merkezde, 1955 yılında 129 bin kişi yaşarken, 10 yıl sonra bu nüfus 212 bine çıkar. 1975 yılında 360 bine çıkan Bursa’nın nüfusu, 1980'li yıllarda Bulgaristan göçü de eklenince, 1985 yılında 612 bine çıkar. Bugün halen Bursa’nın nüfusu büyük hızla artmakta olup, kent nüfusu bir milyonu geçtiği tahmin edilmektedir.

Kurulan sanayi tesisleri nedeniyle, 1970'li yıllardan başlayarak Doğu Anadolu'dan büyük bir göçmen akınına uğrayan Bursa, özelikle son onbeş yılda, Gürsü ile Görükle'ye dek gecekondularla adeta birleşmiştir. Ovada ise kent, Demirtaş'a kadar, sanayi tesisleri ve plansız yapılarla dolmuştur. Bursa merkez başta olmak üzere, İnegöl, Gemlik, Orhangazi, M.Kemalpaşa büyük ölçüde; Doğu Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz yöresinden gelen göçmen akınına uğramıştır. Bursa’nın gecekondu semtleri  hemen hemen tümüyle bu bölgelerden gelen göçmenler ile dolmuştur. Bu yörelerden gelen göçmenler, son yıllarda köylerde bile yerleşmeye  ve yeni yeni köyler kurmaya başlamışlardır.

Yedinci göç akını 1989 yılındaki Bulgaristan göçleridir. Bursa, Cumhuriyet Dönemi’nin başlangıcından itibaren dış göçler için çekim merkezi olmuştur. 1923-1929 yıllarını kapsayan dönemde Bursa’ya gelen mübadil göçmenlerin toplam sayısı 39.808’dir. Yapılan araştırmalar, Balkan Savaşlarından sonra Bursa’ya gelen göçmen sayısını ise 81.265 olarak vermektedir. Bunlardan 56.456’sı merkez ilçeye, geri kalanları ise diğer ilçelere yerleşmiştir. Bursa, 1950’lerin başlarıyla 1960’lı yılların sonları ve 1970’lerin başlarında, son olarak da 1989’dan itibaren, başta Bulgaristan olmak üzere Balkanlar’dan göç etmek zorunda bırakılan  Türklerin en fazla tercih ettikleri il olmuştur. 1951 göçünde ülkemize gelenlerin sayısı yaklaşık 154.000, 1968’de gelenlerin sayısı yaklaşık 115.000, 1989’daki zorunlu göçle gelenlerin sayısının ise 200.000’i aştığı tahmin edilmektedir. 1987 nüfus tesbitine göre il çapında nüfusun doğum yerlerine göre dağılımı şöyledir: Nüfusun yüzde 19’u yerli, yüzde 34’ü yurtdışından gelenler, yüzde 13’ü Doğu-Güneydoğu kökenliler, yüzde 18’i Kafkasya kökenliler ve yüzde 9’u Karadenizlilerdir.

Bursa, defalarca göçmenlerce yeniden kurulmuş bir şehir. Her gelen göçmen kitlesi, Bursa’nın sosyal ve kültürel yaşamına bir şeyler katmış, şehrin kültürünü ve sosyal yaşamını şekillendirmiştir. Bursa’ya özdeşleşen birçok değer, göçmenlerce geliştirilmiştir. Örneğin bıçakçılık, arabacılık ile kebab ve İnegöl köfte gibi kentle bütünleşen ve kentin simgesi olan değerleri hep göçmenler üretmiştir. Bursa’nın sanayisinde en önemli isimleri de hep göçmenler olmuştur. Bursa sanayicilerinin çok büyük bölümü, son bir asırdır Bulgaristan ve Balkanlardan gelen göçmenlerden oluşmaktadır.

 

TÜRKİYE’DEN FEDERAL ALMANYA CUMHURİYETİ’NE GÖÇ SÜRECİ VE SORUNLAR

Safter Çınar    -  Başa Dön

Berlin Brandenburg Türkiye Toplumu Sözcüsü , Berlin-Brandenburg Türk Veliler Birliği Başkanı

 Federal Almanya Cumhuriyeti(FAC) ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki „konuk işçi„ alımı antlaşması 30.10.1961 tarihinde imzalanmıştır.

Türkiye’den FAC ye göç süreci 4 evrede ele alınabilir:
1.         Konuk işçilik (1961-1973)
2.         Aile birleşimi (1974 den itibaren)
3.         Geriye dönüşü teşvik (1982-1986)
4.         FAC’de kalıcılık (1985 den itibaren).

31.12.2003 itibariyle FAC’de 866.825 i kadın olmak üzere  1.877.661 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ikamet etmektedir (tüm yabancı uyrukluların % 25,6 sı)  bu sayıya FAC vatandaşlığına geçmiş olan ykl. 650.000 kişi de eklenmektedir. Bu nüfusun içinde FAC’de doğmuş olanların sayısı 654.853 olup, 1.059.300 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bu ülkede 15 yılı aşkın bir süredir ikamet etmektedir.

Günümüzde Türkiye kökenli insanlar bir yandan toplumun her alanında yer tutmaya başlarken (sanayi ve ticaret, politika, serbest meslekler, kamu sektörü vd.), öte yandan yoğun bir işsizlik ve eğitim başarısızlığı saptanmaktadır.Buna koşut olarak Fac’deki Türkiye kökenli toplumun belirli bir kesiminin de kendi içine kapanma, aşırı milliyetçi ve ve aşırı dinci eğilimlere yönelme eğiliminde olduğu gözlemlenmektedir.

FAC’deki Türkiye kökenli insanların uyum sorununun en başlıca nedeni, ykl. 50 yıllık göç sürecine karşın ancak son yıllarda sistemli bir uyum politikasının gündeme gelebilmiş olması yatmaktadır. Diğer bir deyişle, FAC politikaları en geç 1974 yılında aile birleşimine olanak tanıyarak „konuk işçi istihdamını“ fiilen “ülkeye göçmen getirmeye” dönüştürmüş olmalarına karşın, buna yönelik sistemli bir göç ve uyum politikası geliştirmemişler, gerek FAC toplumunun gerekse göçmenlerin görev ve sorumluluklarını belirlememişlerdir. FAC’de uygulanan bu “göç gerçeğini kabullenmeme” politikası, Türkiye kökenlilerin 90lı yıllara  kadar hayalini kurdukları “burada geçiciyiz, nasıl olsa yakında geri döneceğiz “ psikolojisi ile bütünleşmiştir.

Bu olgular, Türkiye ile Almanya toplumu arasındaki yaşam biçimlerinin farklılıkları ve de Türkiye’den gelen insanların önemli çoğunluğunun mensup oldukları sosyal kesit nedeniyle sorunların daha da ağırlaşmasına neden olmuştur.

Böyle olunca da, kendilerinden onyıllar boyu öncelikle ağır işlerde düşük ücretlere çalışmaları beklenen ve bu böyle olduğu sürece kendilerinden başka taleplerde bulunulmayan Türkiye kökenli topluluk, kendi yaşam biçimini geliştirmiştir. Sorunların ağır bir şekilde ortaya çıkmaya başladığı son 10-15 yılda ve özellikle 2000 li yıllarda, FAC kurumlarının uyum sorunlarının suçunu tek yanlı olarak Türkiye kökenli insanlara yüklemek istemesi en azından haksızlık olmaktadır.

 

KIRDAN KENTE GÖÇ  

Şefika Gürbüz   -  Başa Dön

 Türkiye Cumhuriyeti’nde nüfusun iller arası siyasal sınırlar içerisinde yer değiştirmesi hareketi, 1935 yılı genel nüfus sayımından başlayarak hesaplanabilmektedir. 1935 yılı genel nüfus sayımı ile 1997 yılı geçici genel nüfus tespiti çalışmasına kadar olan dönemde, ortalama beşer yıllık dönemlerde  3 milyon insanın iller arası yer değiştirdiği  hesaplanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950 yılından sonra giderek hızlanan tarımdan sanayiye geçiş dönüşümü, kitle iletişim araçlarının kolaylaştırıcı etkisi ve siyasal-toplumsal kalkınma çabalarının ve kararlarının sonucu, Türkiye nüfusunun Kuzeyden Güneye-Batıya, Doğudan Güneye-Batıya doğru yer değiştirme eğilimi içerisine girdiği, nüfusun önemli bir bölümünün Ankara ili hariç kıyı illerinde toplandığı görülmüştür. İnsanların daha iyi bir yaşam olanağı elde etmek, daha özerk yaşamak uğruna gerçekleştirdikleri bu göç hareketi, Türkiye’de bölgeler arası göçü kırdan kente göçü  artırırken bölgeler arası  dengesizliği arttırmış, sorunları giderek ağırlaşan çarpık yapılaşıp gelişen ve nüfusunun önemli bir bölümünün gecekondu ve kaçak yapılaşma içerisinde yaşadığı büyük kentleri  ortaya çıkarmıştır.

Kürt sorunu dayanıklı gerilim ve çatışma ve çatışmaları önleme konusunda kamu yönetiminin uyguladığı politikaların (koruculuk.köy boşaltam) Türkiye’de yol açtığı bu nüfus hareketliliği ve nüfusun yer değiştirme hareketi “zorunlu göç, zorlama göç”, “göç ve kaç hareketleri”  olarak adlandırılmaktadır. Özellikle 1989-1999 yılları arasında bu soruna dayalı olarak ortaya çıkan göç hareketi, Türkiye’nin sosyal yapısını, ekonomik, kültürel ve psikolojik ortamını alt üst etmiş, 3438 kırsal yerleşim biriminin boşaltılması sonucunu doğurmuş, 3 milyon insan   yaşadığı yerleşim alanından kopartmış, üreticilik niteliklerinin kaybolmasına yol açmıştır.

Türkiyede kırdan kente göçlerin en fazla olduğu dönem 1989 lı yıllarda başlayan  çatışmalrın yoğun olduğu bu dönemdir türkiyede en fazla soruna yol açan bu durum TBMM gündeminede girmiş konuyla ilgili 1997 de bir rapor hazırlanmıştır yine bununla ilgili devlet tarfından bir çok proje uygulanmıştır. Göç hareketinin ortaya çıkışı, nedenleri, yaşanma biçimi ve yarattığı sonuçlar, toplumsal etkiler ayrıntılı olarak  değerlendirme ve öneriler bölümünde de, sorunun demokratik, barışçıl, çoğulcu ve insani bir sosyal yapı yaratma doğrultusunda nasıl çözümlenebileceğine ilişkin uygulanabilir öneriler de eklenecektir

FRANSA ve GÖÇ OLGUSU

Selin Şenocak   -  Başa Dön

I- EFSANE VE GERÇEK ARASINDA

Avrupa’nın tarihi göç hareketleriyle şekillenmiştir. Yüzyıllar boyunca, tüccarlar, zanaatkarlar ve entelektüeller kendi mesleklerini icra edebilmek veya hayatlarına yeni bir başlangıç yapabilmek  için  kıtalar arasi göç etmişlerdir.  Milyonlarca Avrupalı öncelikle kolonilere ardından Amerika kıtasına ve « Antipodes »lere göç ettiler. Avrupa’da uzun yıllar boyunca, İspanyol yahudilerin sürgün edilmesiyle başlayan ardından Osmanlı, Rusya, Avusturya-Macaristan imparatorluklarının yıkılmasıyla oluşan « zoraki göçler » kıtanın politik ve ekonomik yapısını tamamiyle değiştirmiştir.

Fransa, « iş gücü » ihtiyacı sonucunda  XX. yuzyılda çok büyük iki göç hareketini başlatarak « göç edilen » ülke konumuna gelmiştir. Fransa’da uzun yıllar boyu süren göç geleneği, XVIII. yüzyılın ortalarında ülkenin doğum oranının azalmasıyla başlamıştır. Yıllar boyu süren demografik büyümenin gerilemesiyle,  sanayileşmekte olan ülkenin iş gücü yetersiz hale gelmekteydi buna rağmen kendi kırsal bölgelerinde yaşayan halkın iş gücünü de kullanamamaktaydı. Fransa doğum oranları yüksek diğer Avrupa ülkelerinden tersi bir gelişme göstermekteydi, bu durumu ancak dışarıdan iş gücü getirerek düzeltebilirdi. Göçmenler belirli kriterler sonucu seçilmekteydi, bunun nedeni ekonomik olmaktan ziyade politik nedenlere dayanmaktaydı. Seçilen göçmenler kırsal kesimlerden ve belirli bir etnik gruplardan gelmekteydi. Bu seçim hiç şüphesiz kendi çıkarları için çok iyi hesaplanmıştı

II-   AKTÜALİTE VE GERÇEK

Avrupa Birliği yılda 1, 4 milyon resmi girişle bugün Dünya’nın en çok göç edilen bölgesidir. Üye ülkeleri arasında sınırları kaldırmış olmasına rağmen Avrupa Birliği maliye ve sanayisinin güvenliğini saplantı haline getirerek dış sınırlarında tavizsiz bir « göç politikası » uygulamaktadır. Bu politika önlem ve çözüm olmak yerine kaçak göç olaylarına öncelik olup bunun beraberinde nice dramatik olaylara neden olmaktadir. 1999 ve 2003 yılları arasında 4000’den fazla göçmen Cebelitarık kıyılarında hayatlarını yitirmiştir. Ve Avrupa Birliği sınırları içerisinde ne kadar insan « modern köle » olarak kaçak çalıştırılmaktadır?

III-  SİYASET VE GERÇEK

Avrupa çıkmaz bir yola girmiş durumda, halkı yaşlanmakta, gelecek yıllarını garanti altına almak için başta Fransa olmak üzere iş gücüne ihtiyacı bulunmaktadır. Fransa, aşırı sağcı partilerin propogandalarını besleyen « kaçak göç » hareketleriyle başa çıkamamaktadır. Her sene, iltica isteğinde bulunanların %80’i ülkelerine geri gönderilmektedir. Bu da “kaçak göçmen” yaratan bir sistemdir!

Diğer Avrupa ülkeleri ise, sınırları tamamiyle kapatmak yerine alternatif çözümler uygulamaktadır. 1 Ocak 2005 tarihinden itibaren Almanya, İrlanda ve İngiltere’de olduğu gibi « selektif göç » politikasını uygulamaktadır; İspanya ve İtalya ise « göç eden » Fas, Tunus ve Arnavutluk gibi ülkelerle ikili anlaşmalar imzalamıştır.

Bugün iktidarda olan Fransız Hükümeti diğer Avrupa ülkeleri gibi “seçici göç” politikasını uygulamak için adım atarak yıllarca süregelen bir tabuyu yıkmak üzere. Böylelikle dolaylı ve kapalı bir yöntemle sınırlarını yeniden açtığını duyurmuş bulunuyor. Fransa göç hareketleriyle ve göçmenlerle bağlarını yeniden kurup barışmak zorundadır. Seçici göç politikasıyla getirteceği insanları sadece kendi çıkarları için bir makine gibi kullanmak yerine, durumun insani boyutlarını da göz önünde bulundurarak ailelerine de kucak açmalıdır. Bu tür bir gelişme Fransa’nın yalnızca ekonomik gelişimi için değil, politik, kültürel ve sosyal gelişimi özellikle de savunucusu olmakla yetindiği “insan hakları ve eşitlik propogandası” için faydalı olur.

Göç konusu Fransa’yı bölmüş durumda, politik ve sosyal olarak patlamak üzere olan saatli bir bomba gibi ülkeyi tehdit etmektedir, buna rağmen polemik henüz başlangıç aşamasında çözüm bekliyor.  

 

TÜRKİYE’DE MÜLTECİ HUKUKU YENİ BİR YOL AYRIMINDA: “İLTİCA VE GÖÇ ULUSAL EYLEM PLANI” NIN TARİHİ ÖNEMİ

 Av. Taner KILIÇ   -  Başa Dön

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Mülteci Hakları Koordinatörü

 Henüz Türkiye’de çok kişi farkında olmasa da bir süredir iltica hukuk sürecimizin çok önemli bir dönemeç noktasında bulunmaktayız. Türkiye bu konudaki tarihi mirasından bu gün çok ayrı bir yerde duruyor ve bu konumun yine “dış faktörler” ile değişmesi gündemde. Konu hakkında ülkemizde çok az sivil toplum kuruluşu, çok az akademisyen ve avukat çalışıyor ve konu gündemimize çok az giriyor. Çünkü bu sorunun konusunu oluşturan kişiler vatandaşımız olmayan ve hayatın kıyısında yaşama tutunmaya çalışan “yabancılar”. Oysa, bu süreç içinde alınacak kararlar ve buna bağlı olarak değiştirilecek mevzuat Türkiye’de mevcut insan hakları perspektif ve uygulamamızı ciddi olarak ilgilendirmekte.

Türkiye, bu gün dünyada doğu-güneyden batı-kuzeye giden ve tarihteki misyonunun aksine hiç de ipeksi olmayan ve istenmediği için yasa dışı olmak zorunda kalan bir göç yolu üzerinde bulunmakla önemli bir nüfus hareketi için “geçiş ülkesi” dir. Türkiye aynı zamanda bazı nüfus hareketleri için “varış ülkesi”, bazıları için ise “kaynak ülkesi” olma özelliği göstermektedir. Kuşku yok ki, Türkiye’de yakalanan veya basına haber konusu olan nüfus, buzdağının sadece görünen yüzüdür. Hareket halinde olan bu nüfusun bir kısmının ekonomik nedenler ile göç eden göçmenler olmasının yanı sıra diğer bir kısmının doğu ve güneyimizdeki ülkelerde etnik, ideolojik, dini ve benzeri baskılardan ötürü hapis, işkence veya ölüm cezası gibi yaşamsal tehlikelerden kaçan mültecilerden müteşekkil olduğu da tüm dünya kamuoyunca bilinmektedir. Buna göre, bu soruna kayıtsız kalma lüksümüz bulunmamaktadır.

Türkiye tarihi mülteci hakları konusunda göreli oldukça iyi sayılabilecek bir geçmişe sahiptir. Ancak günümüzde “onlar” gündemimize hiç gir(e)miyorlar. Avrupa ülkelerindeki seçimlerde siyasi partiler arasındaki seçim propagandalarında çok önemli bir konu olan o partinin mülteci ve göçmenlere (genel anlamda ‘yabancı’ ya) karşı tutum tartışmaları hiç bir seçimde hiçbir parti tarafından Türkiye’ de dile getirilmiyor. Oysa şimdi Türkiye yeni kabul ettiği “İltica ve Göç Ulusal Eylem Planı” ile tarihi ve insani sorumluluğunu yeniden kuşanması adına tarihi bir fırsatı yakalamış durumda.

   

ORTA ASYA’DAN TÜRKİYE’YE GÖÇLER*  (1918-2005)

Timur Kocaoğlu   -  Başa Dön

Koç Üniversitesi, Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı

  Yirminci yüzyılda Orta Asya'dan dışarıya siyasî muhaceret tarihi 1918 yılından itibaren başlar. Alaş Orda ve Kokand'daki Türkistan muhtar hükümetleri Bolşevik Kızıl ordu tarafından dağıtıldıktan sonra, bu hükümetlerin önemli liderlerinden Mustafa Çokayoglu 1918 yılında Türkistan'dan dışarıya giden ilk siyasî muhacir olur. Buhara Emirliği'ndeki "Genç Buharalılar" hareketi ve Rus askerleri yardımıyla yapılan ihtilal hareketinde Buhara Emiri Alim Han Afganistan'a kaçmak zorunda kalır. Buhara Cumhuriyeti ve Türkistan ASSR'dan 1920 -1922 tarihleri arasında Avrupa ve Anadolu'ya gönderilen talebelerin bir kısmı daha sonraki yıllarda Sovyet Orta Asyasına politik sebeplerden dolayı dönmezler ve onlar da siyasî muhacirler safına katılırlar. 1922 yılı sonunda Buhara Cumhurbaşkanı Osman Hoca da Afganistan'dayken yurduna geri dönemez ve 1923 yılında Türkiye'ye gelerek oraya yerleşir.  1918 ile 1934 yılları arasında Orta Asyada Sovyetlere karşı şiddetle devam eden Basmacılık (Basmachestvo) hareketi sırasında da çok sayıda kimse Orta Asya'dan Afganistan ve başka ülkelere, bu arada Türkiye’ye göç etmek zorunda kalır.

Orta Asya’dan Türkiye’ye ikinci önemli göç dalgasını Batı Türkistan'dan dışarıya 1918 ile 1934 yılları arasında çıkan göçmenler teşkil eder. Bunların bir bölümü çeşitli Asya ve Avrupa ülkelerinde, ama büyük bir bölümü de Türkiye’de yerleşerek orada ana vatanları Türkistan hakkında siyasî faaliyetlerde bulunurlar.  Mesela, İstanbul'daki Türkistanlılar Osman Hoca başkanlığında 1927'den itibaren Yeni Türkistan adlı siyasî dergi çıkarırlar. Paris'e yerleşen Mustafa Çokayoğlu da Türkistan ve Buhara cumhuriyetinden 1920'lerde gönderilmiş olan talebelerin yardımıyla 1929'dan itibaren Yaş Türkistan adlı siyasî dergi çıkarmaya başlar.  İkinci dünya savaşına kadar bu iki dergi yalnız dünyadaki Türkistanlılar arasında çok etkili olmakla kalmamış, aynı zamanda Sovyet basınında da bu iki dergi ve onu çıkaranlar hakkında çok sert tenkit yazıları yazılmasına sebep olmuştur.

Orta Asyadan dışarıya olan siyasî muhaceretin üçüncü önemli dönemi 1944'tan sonra Çin Orta Asyasından olur. Bu dalga bugün de devam etmektedir. Doğu Türkistanlı Uygur ve Kazaklar çeşitli ülkelerde siyasî faaliyetlerini devam ettirmekler.

Dördüncü göç dalgasını, 1980’den sonra Afganistan’dan Türkiye’ye muhacir olarak getirtilen Özbek, Türkmen ve Kırgızlar teşkil eder. Bunlar, Tokat, Gaziantep, Hatay ve Van’a yerleştirilirler.

Beşinci önemli siyasî muhaceret dalgası ise, bağımsız Orta Asya cumhuriyetlerinden Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan'dan 1990'dan sonra başlamıştır ve günümüzde devam etmektedir.

1950’lerden günümüze kadar çeşitli ülkelerde, bu arada Türkiye’deki Türkistanlılar (Batı ve Doğu Türkistanlılar) siyasî faaliyetlerini çeşitli dernekler ile gazete, dergi, bültenlerle sürdürmektedirler.

 

  İSTANBUL’UN KÜLTÜREL SERMAYESİNE HEMŞEHRİ DERNEKLERİNİN KATKISI

Dr. Yusuf Adıgüzel   -  Başa Dön

Bu bildiride “kültürel sermaye” kavramı, hemşehri derneklerinin mevcut kültürel sermaye’ye nasıl ve ne şekilde baktıkları, ayrıca hemşehri derneklerinin kültürel sermayeyi 'yeniden üretme' ve tüketme biçimleri incelenecektir.

Yoğun göçlere sahne olan İstanbul, Anadolu'dan gelen nüfus ile kapital anlamında gelişirken, mevcut kültürel sermayesini koruma anlamında bir o kadar sorunlara boğulmuştur. Göçler dahilinde kentin kültürel farklılık alanları artmakla beraber, kent  entegrasyonu (mimari, dilsel, gündelik hayat, vs) politikaları, kentsel denetim ya da kentsel otorite sağlanamamıştır. Kent kültürüne ilişkin farklılaşma, ahenkli bir kentsel birlikten çok, karmaşa ya da kaotik bir yapılanmaya dönüşmüş, kentin yeniden üretimi sağlanamamıştır. 

On yıllardır bu kentte ikamet ediyor olmasına rağmen, Anadolu’dan İstanbul’a gelenlerin önemli bir kısmı, 'kent bir tarafa, biz bir tarafa' dercesine kentsiz kentleşme sürecine dahil olmuşlardır. Sosyal dayanışma anlamında hemşehri dernekleri oldukça önemli bir dayanışma tipi sergilemekle beraber, kentsel yaşama örgütlenmesi anlamında kendi seslerini duyurmak bir yana, böylesi bir sivil talep de dahi bulunmayarak, kentin sivil yapılanma sürecini de ağırlaştırmışlardır.

“Kentim İstanbul” projesi çerçevesinde IBB tarafından yapılan bir araştırma, İstanbul’a Anadolu’dan gelenlerin yüzde 29’unun hayat tarzını, yüzde 51’inin şivesini değiştirmediğini göstermektedir. Hemşehri derneklerinin faaliyetleri, kendi yörelerinin değerlerini yaşatma anlamında yerel unsurlarla daha çok tanımlanabilir gibi görünse de, gerçek olan kente rağmen, yeni dayanışma alanları kurmaktır.

Dayanışma kentlerin bir noktada sosyal eksikliğidir ve hemşehri dernekleri bu eksiği bir şekilde kapatmaktadır, ancak kültürel sermaye olarak bakıldığında dernekler üretici olmaktan çok tüketici konumundadırlar.

Bu çalışma, İstanbul’da faaliyet gösteren 10 farklı hemşehri derneğindeki yönetici ve üyelerle derinlemesine mülakatların bir sonucunu yansıtmakta ve araştırma ile derneklerin; “önce İstanbul’a, sonra küresel dünyaya adapte olmaya katkılarını”, “kültürel sermaye kapsamında değerlendirilebilecek ne tür etkinlikler yaptıklarını”, “kültürel, ekonomik ve/veya kültürel sermaye dayanışmasının hangisini daha ön plana çıkardıklarını”, “bu derneklerin bir sivil toplum kuruluşu mu yoksa bir itaat grubu mu olduklarını” tartışmaktadır.

 

KAFKASYA’DA BİTMEYEN SOYKIRIM ve SÜRGÜN
Yard.Doç.Dr. Fethi GÜNGÖR  -  Başa Dön
Kafkas Vakfı Kurucu Başkanı, Sakarya Üniv. Sosyoloji Öğr. Üyesi

Soykırım raporları Çarlık döneminde, komünist dönemde ve özellikle 1944 Sibirya sürgünleri sırasında katledilen Kafkas halkları ile 1994’ten bu yana Çeçenistan’da sürdürülen soykırıma kurban giden 250 bin sivil insandan hiç söz etmemektedir.

Araştırmacılar, Kafkasya’da cereyan eden soykırımlardan ‘Kafkas Savaşları’, sürgünlerden ‘göç’, Kafkas halklarından ‘dağlı’ şeklinde yanlı ve maksatlı tanımlamalarla bahsedilmesi, Kafkasya’nın ‘Güney Rusya’ şeklinde adlandırılması gibi çarpık bir terminolojiye karşı dikkatli davranmalıdır.

Rus arşiv belgelerinde 200 yıl önce Kabardey ve Besleneyler hariç Adıgelerin nüfusu 600 bin olarak verilmektedir. Günümüzde Adıgey Cumhuriyeti’nde yaşayan Adıgelerin nüfusu 2002 sayımlarına göre sadece 108 bin kişiden ibarettir.

Kafkasya'dan Anadolu'ya büyük kitleler halinde akan nüfus hareketlerinin siyasi ve dini boyutu da olmakla beraber en mühim sebebi, iki asır devam eden Rus savaşlarının Çerkesler aleyhine mağlubiyetle sonuçlanmasıdır. 1859 -1864 sürgünleri deniz yoluyla, 1865 -1866 ve 1878 sürgünleri ise daha çok kara yoluyla gerçekleştirilmiştir.

Sürülen Kafkasyalı nüfus hakkında Rus, İngiliz, Fransız ve Osmanlı arşiv kayıtlarında 700 binden 2 milyona kadar değişen rakamlar mevcuttur. Kafkasya'da yaşanan iç sürgünleri, 1944’te Sibirya ve Orta Asya'ya sürülenleri, Balkanlardan Anadolu'ya, Yahudi-Arap savaşında Suriye’de Colan bölgesinin işgali üzerine Kunaytıra'dan sürülenleri de hesaba kattığımızda, kelimenin hakiki anlamıyla yurdundan sürülen Çerkes sayısı 3 milyonu aşmaktadır. Bu büyük kitlenin yarısı, daha iskan edilecekleri mahallere ulaşamadan yollarda ve ilk iskân mahallerinde büyük gruplar halinde hayatlarını kaybetmişlerdir.

Çerkesler günümüzde Kafkasya dışında başta Türkiye olmak üzere, Suriye, Ürdün, Filistin, Mısır, Yugoslavya, bazı Avrupa ülkeleri ve Amerika gibi çok farklı ülkelerde yaşamaktadır. Binlerce yıllık Kafkas tarihinin en önemli olayı olan büyük sürgün, Kafkasyalıların sosyal yapısında, ekonomisinde, politikasında, kültür ve dilinde derin yaralar açmıştır.

1994 -1996 Rus-Çeçen savaşında gelen mültecilerin kalış süresi kısa olmuşsa da, savaşın 1999 yazında yeniden alevlenmesiyle birlikte Türkiye’ye yönelen Çeçen mülteci akını, sürekli gelenler ve gidenler olmakla birlikte 1200 kişi civarında seyretmiştir. İstanbul'da toplu halde Kadıköy, Ümraniye ve Beykoz’da 500; tüm ilde dağınık halde 400, Kocaeli, Sakarya, Kayseri gibi bazı kentler başta olmak üzere taşrada 300 kadar; çoğunluğu çocuk, yaşlı ve kadından oluşan toplam 1200 civarında Çeçen mülteci ülkemizde yaşamaktadır. STKların ve vatandaşların bireysel yardımlarıyla temel ihtiyaçlarını karşılayan Çeçen mültecilerin barınma, sağlık, beslenme, eğitim, sosyal ve psikolojik hizmet ve bürokratik bir takım sorunları bulunmaktadır. STKların baş edemediği bu sorunların çözümünde merkezi ve yerel yönetimler daha etkin bir katkı sağlamalıdır.

İnsanlık tarihi boyunca gerçekleştirilmiş olan soykırım ve sürgünlerin, bu insanlık suçlarına maruz kalmış halkların temsilcilerinin de katılımıyla oluşturulacak uluslar arası bir özel organizasyon tarafından derinlemesine araştırılarak gerçeklerin ortaya konması; bu insanlık suçlarını işleyen devletlerin, ezdikleri ve sürdükleri halklar başta olmak üzere bütün bir insanlıktan özür dilemeleri, soyları kırılan ve sürülen halklara mümkün olabilecek en büyük cömertlikle hem itibarlarının hem de tarihi haklarının iade edilmesi sağlanmalıdır.