|
|
|
0 |
|
0 |
|
0 |
DOĞU
VE GÜNEYDOĞU ANADOLU BÖLGESİNDE YAŞANAN GÖNÜLLÜ VE
ZORUNLU GÖÇLER; SEBEPLERİ – SONUÇLARI Gönüllü (voluntary migration) göçler
daha çok ekonomik sebeplerle gerçekleşen göçlerdir. Gönüllü
göçlerde aile bireylerinden biri bir öncü olarak göç eder. Göçülecek
mekanı ve ortamı sağladıktan sonra ailenin geri
kalanı da göç eder. Bundan sonrası artık daha çok
adaptasyon becerisine kalır. Adapte olamayanlar ise sonraki kuşaklarda
adaptasyonu sağlarlar. Zorunlu göçler ise, göçmenler ve göç
edilen toplum için felaketle sonuçlanmaktadır. Zorunlu göçmenler
hiçbir hazırlık yapma şansına sahip olmadan, hatta
tüm varlıklarını arkada bırakarak acı, kin ve
hınçla dolu olarak kendilerini yabancı bir ortamda yapayalnız
ve güvencesiz bir şekilde bulmaktadırlar. Toplumsal hayat açısından
da en büyük tehlikeyi bu tür göçler oluşturmaktadır. Bütün
her şeyinden mahrum kalan(deprived) bu göçmenler potansiyel
tehlike oluşturmaktadırlar. Bir kısım araştırmacıların
Mersin’ e göç etmiş olan zorunlu göçmenler üzerinde yaptığı
araştırmada mal ve toprak kayıpları fazla olan
zorunlu göçmenlerin kayıpları az olanlara göre topluma ve
kente daha az entegre olduklarını saptamıştır
(2004). Yani kendi varlıklarından daha çok mahrum olanlar
daha az entegre olabilmektedirler. Bu sunumumuzda bizde bu iki tür göçün meydana getirdiği olumsuz sosyal ortamda oluşan suç artışlarının, işsizliğin ve sokak çocuğu vakalarının en aza indirilmesi için bölge özelinde alınması gereken tedbirleri dile getirmeye çalışacağız. TÜRKİYE’YE GÖÇLER Kadınlarının dörtte biri
ve erkeklerin üçte biri üniversite düzeyinde eğitim almıştır.
Sadece yüzde 10’u düzenli eğitim almamıştır. Türkmenler, çok ciddi bir göç
olgusuyla karşı karşıyadır. Önceleri yüksek
öğrenim amacıyla ülkelerinden ayrılmaya başlayan Türkmenler,
daha sonra da baskı ve zulümlerden kaçmak için göç etmeye başlamışlardır.
Siyasi baskı ve silahlı çatışmaların, özellikle
1980 sonrasında, Türkmenleri yurtdışında göçe
zorladığını, komşu ülkeler olan Türkiye,
Suriye ve İran’ a yönlendirdiğini göstermektedir. Özellikle
Kerkük’te her üç Türkmen hanesinden birinin en az bir bir ferdin dışarıya
göç etmiştir ki bu rakam oldukça yüksek bir yurtdışı
göç oranı demektir. Daha da çarpıcısı, toplam Türkmen
nüfusunun yaklaşık yüzde 10’u yurt dışına göçmüş
ancak bunların sadece yüzde 20’si geri dönmüştür. Bu, Türkmenlerin
anavatanlarının uzun yıllardır güvenlikten yoksun
olması nedeniyle terk ettiklerinin bir başka göstergesidir. Önceleri Türkmenlerin sosyo-ekonomik koşulları
göç etmelerini gerektirecek bir durum yoktu. Sonradan bu faktör de
etkili oldu. Dolayısıyla göçler bir zorunluluktan
kaynaklanmaktadır. Buna da neden en başta can ve mal güvenliğidir.
Bugün Türkmen göçmenlerinin yarıya yakını yasa dışı
göçmen kategorisine girmektedir. Türkmenler başkaca seçenek
kalmadığı için yasa dışı yollarla göçü
göze almaktadır. Bir araştırmaya göre, Türkmen
nüfusun yaklaşık 3 milyon olduğu ve yaklaşık yüzde
10’unun dış ülkelerde yaşadığı göz önüne
alınacak olursa, bunların yüzde 40’ının da
muhtemelen Türkiye’de ikamet ettiği tahmin edilmektedir. Yani bu
tüm dünyada 300 bin civarında olan Türkmen göçmenlerinin 120
bininin Türkiye’de yaşadığı anlamına
gelmektedir. Bu rakamlar da çok ciddi irdelenmelidir. Türkmenlerin göç
ettikleri döneme bakılacak olursa, gençlerin yüzde 80’i ,
10’ar yıl arayla iki büyük dalga halinde, 1980’de Irak-İran
Savaşına,
GÖÇ
VE GÜVENLİK: KORKUNUN İKTİDARI THE
IMPACT OF THE TURKISH-EU ACCESION PROCESS ON THE Ayşem Biriz Karaçay
- Başa Dön Since the acceptance of Turkey’s
candidature for the EU membership at the Helsinki Summit of December
1999, how Turkey has already reacted and/or envisages reacting to
irregular migration in line with the expectations of EU turns out to be
one of the most critical questions opening the floor to different
debates which have very direct consequences for the whole Europe. With
more than 300 000 apprehended irregular migrants recorded between 2000
and 2003 , Turkey seems to be among the leading countries facing with
irregular migration. However, Turkey, under the light of its candidature
for accession to the EU, started on actively harmonizing its migration
legislation with the acquis communautaire, especially on irregular
migration and asylum-related issues and has recently taken important
initiatives on the side of regular/irregular migration-control policies.
The main aim of this essay is to present
the recent irregular migration policies in Turkey on which the impact of
the EU accession process is playing an important role. This essay aims
at understanding the impact of these policies and expectations through
shedding light on the unintended consequences of these regular/irregular
migration-control policies. AB Uyum Süreci Işığında
Türkiye’nin Gelişen ve Değişen Düzensiz Göç
Politikaları Türkiye’nin aday ülke statüsü elde
ettiği 1999 Helsinki Zirvesi sonrasında, Türkiye’nin düzenli/düzensiz
göç konularında bugün nasıl bir yol izlediği ve/veya
gelecekte nasıl bir yol izleyeceği Avrupa’yı yakından
ilgilendiren birçok konuyla doğrudan ilişkisi bulunan en önemli
sorulardan biri haline gelmiştir. 2000-2003 yılları arasında
gözaltına alınan 300 000 kadar düzensiz göçmen, Türkiye’nin
her ne kadar düzensiz göç alan ülkelerin önde gelenleri arasında
olduğunu gösterse de, AB uyum süreci
ışığında gerçekleştirilen düzenli/düzensiz
göçü kontrol amaçlı yeni politikalar ve uygulamalar bu süreçte
atılan olumlu adımların
bir diğer göstergesidir.
FRIEDRICHSHAIN-
KREUZBERG’TE ENTEGRASYON VE GÖÇ KONULARI ÇEŞİTLİLİĞİN
TEŞVİK EDİLMESİ – BİRLİK VE BERABERLİĞİN
GÜÇLENDİRİLMESİ ANA TEMASI ÇEVRESİNDE KÜLTÜRLERARASI
BİR KONSEPTİN GELİŞTİRİLMESİ İLE
İLGİLİ FİKİRLER
Toplumsal sınırlama deneyimleri
göçmenlerin kendi dünyalarına çekilmesini teşvik etmiştir.
Bunun sonucunda etnik azınlıkların temsilcileri ya değişik
ilgi alanlarına yönelmiş ya da toplumsal bağları
zayıflamıştır. Bunun dışında önemli olmasına
rağmen konuşulmayan birçok tabu konu oluşturduk: İnsan
haklarının bütünlüğü, etnik gruplar içerisindeki
veya bunların arasındaki ırkçılık, anti-semitizm,
namus cinayetleri, mecburi evlilikler, dini fanatizm,11 Eylül 2002 olayı
bizlerin susmasına ve donmasına neden oldu. Burada aslında
düzeltilmesi gereken bir hata söz konusudur. Herkese aynı hakkı sağlayan
ve karşılıklı anlayışı teşvik
eden ve anlayış ile bilgi eksikliği bahanesinin ardına
saklanarak her iki tarafın bu sorunlardan kaçmasını önleyen
tutumu ortadan kaldırmak için işbirliği ve iletişim
yöntemleri bulmanın zamanı geldi artık. Bunun için her iki taraf arasında güvene
dayalı bir ilişki kurmanın temelini oluşturacak açık
bir diyalogun başlatılması gerekmektedir. Eşit haklara sahip, beraber yaşamanın
temelini oluşturan, tüm önemli oyuncuları kapsayan ve sosyal
birlikteliği beraberliği teşvik eden ve sağlamlaştıran
kültürler arası bir uyum konseptine ihtiyacımız vardır.
Entegrasyon politikasında bir tarafın
yardıma muhtaç olduğu ve diğer tarafın yardım
eden rolünü üstlendiği bir bakıcı siyasetine ihtiyacımız
yoktur. Önemli olan temelde insanların çeşitli
ve çok yönlü olduğunun kabul edilmesi ve homojen olmayan bir nüfusun
gelişim ve yeni fikirlerin ortaya çıkması bakımından
yeni olanaklar ve potansiyeller getireceğinin ön plana çıkartılmasıdır.
Bunun için asıl amaç, bir formül
haline getirilmiş temel değerlere dayanarak gelişimle
ilgili potansiyelden azami şekilde yararlanılmasıdır.
İnsan
Kaynağını Geliştirme Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Türkiye’de insan ticareti olgusu özellikle
Sovyetler Birliği’nin dağılımından sonra bu
ülkelerde ekonomik zorlukların baş göstermesiyle ortaya çıktı.
Esas olarak kadınların kendilerine veya ailelerine
ekonomik destek sağlamak amacı ile Türkiye’de kendilerine
çalışma alanı bulabilmeleri ile birlikte artan sayıda
kadın, insan tacirlerinin eline düşmekte. Bir hedef ülke
olan Türkiye’de insan ticareti mağdurlarının sayısı
resmi kayıtlara göre 2004 yılında 265. Ancak bu sayının
gerçek rakamların çok altında olduğu düşünülmekte. Türkiye, insan ticareti konusunda yapılan
yurtdışı anlaşmaların hepsini imzalamış,
yurtiçinde de gerekli önlemleri alarak birçok yasayı yürürlüğe
koymuş, insan ticaretinin yasada tanımlayarak ağır
ceza kapsamına almıştır. İnsan ticareti esas olarak bir insan
hakları ihlali olup, ciddi bir mağduriyet yarattığından
mücadele içinde sosyal destek programları çok önemlidir. Kasım
2004’ten itibaren İnsan Kaynağını Geliştirme
Vakfı (İKGV) tarafından işletilen ve İstanbul Büyükşehir
Belediyesi’nin çok önemli bir katkı verdiği
ilk mağdur sığınma evinde bugüne kadar
150nin üzerinde mağdur barınmıştır. Mayıs
2005’ten itibaren Uluslar arası Göç Örgütü (IOM) tarafından
işletilen 157 Acil Telefon Hattı, yine İKGV tarafından
yürütülmekte olan mağdurlara psikolojik ve sosyal destek programı
başlıca mağdur destek programları arasında sayılabilir.
Görevlilerin eğitimleri konusunda
İKGV, UNHCR ve IOM tarafından yürütülmekte olan emniyet ve
jandarma mensupları ile birlikte hakim ve savcıların eğitimleri
üç yıldan beri sürmektedir. Bunlarla birlikte özelikle komşu ülkelerle
yakın işbirliği çalışmaları Dışişleri,
İçişleri ve Adalet bakanlıklarının öncülüğünde
sürerken, yine bu ülkeler ile ülkemizdeki STK’lar arasında da
yapıcı iletişim ağı
çalışmaları gelişmektedir. Türkiye’de bu çalışmaların
artarak sürmesinde, daha fazla STK’nın özellikle sosyal destek
alanında rol almasında yarar var. İçişleri Bakanlığı
ile İKGV’nin 2003 yılında imzaladığı
insan ticareti ile mücadele program protokolü ve ardından bugüne
kadar son derece başarılı yürümekte olan işbirliği
gibi, kamu-STK ve STK-STK arası işbirliklerine gereksinim var.
Bununla birlikte kamuoyunda insan ticareti olgusunun ve mücadelesinin
daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacak farkındalık
etkinliklerine de gereksinim var. Çünkü bu mücadele ancak her sektörün
ve ülkede yaşayan her bireyin katkısı ile
verilebilecektir. SÜRDÜRÜLEBİLİR
GELİŞME BİLİŞİM ve BEYİN GÖÇÜ Buna karşın, ikinci bölümde,
her türden göçün olumsuz sonuçları
ile başa çıkmada yeni bir küresellik kavramı geliştirmenin
acilen gerektiği vurgulanmaktadır. Mevcut biçimiyle küreselleşme,
tarihsel nedenleri bir yana bıraksak bile, pratik sonuçları
bakımından refahı belli bölgelere lokalize etmekte, bu
lokal soluklanma alanlarının yakın ve uzak çevresi ise
adeta oksijensiz bataklıklara dönüşmektedir. Göç, bu
anlamda, ya bataklıktan kalkarak refah adacığındaki
kurtulmuş bireye konan bir veba sineği, ya da bataklıktaki
vebalıları kaderine terkedip refah toplumuna yeni bir kurtulan
olarak katılan becerikli hekim gibidir. Her iki durumda da ya göç
alan, ya göç veren ya da her ikisi giderek derinleşecek bir
yoksunlaşma altına girmektedir. Çalışmanın son bölümünde
ise, bilişim çözümlerinin ve genel olarak bilgi çağı
niteliklerinin istendik türde bir manevrayı gerçekleştirme sürecinde
potansiyel tüm olanakları sağladığı ileri sürülmektedir.
Doğal çevrelerinde bırakıldıklarında tüm yerkürede
makul bir dengede dağıldığı görülen insan
toplulukları, bu çevrelerde örgütlü çeşitli siyasi ve bürokratik
yapılar tarafından da “kayıtlı” durumundadır.
Bu durum, birinin Singapurlu, bir başkasının ise örneğin
Kanadalı olduğunu söylediğimizde kullandığımız
temel bir ayrım ölçütüdür. Bilişim çözümleri, bu tablo
içinden bakıldığında, insanlığa bilimsel,
sanatsal, ekonomik ya da kültürel herhangi bir katkı yapan
bireyin bu katkıyı kendisinde cisimleştirmek bakımından
hangi uyruğa, topluluk ya da geri plana borçlu olduğunu
kolaylıkla gösterebilir, bu borcun çeşitli biçimlerde ödenmesi
sürecinde gerekli tüm ara birimleri sağlayabilir durumdadır.
TÜRKİYE’YE
KIRIM TATAR GÖÇLERİ Bilkent
Üniversitesi Uluslar arası İlişkiler Bölümü Türkiye’ye Kırım Tatar göçleri
Sovyet rejiminin kapalılığına rağmen Türkiye
Cumhuriyeti devrinde dahi bir ölçüde devam etmiştir. Vuku bulduğu
esnada yüzbinlerce, günümüzde de onların ahfadı olan
milyonlarca insanın kaderini birinci derecede etkileyen bu fenomen
gerek Kırım’ın gerekse Türkiye’nin tarihini radikal
şekilde değiştirmiştir.
YENİ
GELİŞMELER IŞIĞINDA
Halim YILMAZ - Hukukçu, MAZLUMDER Yönetim
Kurulu Üyesi
- Başa Dön Türkiye, üç kıta arasındaki
coğrafi konumu mülteciler için Avrupa ülkelerine geçmek için
bir köprü olarak kullanılıyor. Türkiye ve Avrupa ülkeleri,
küreselleşmenin artmasıyla doğru orantılı
olarak sayıları her geçen gün artan sığınma
vakaları veya “kaçaklar”la uğraşmak zorundadırlar.
11 Eylül sonrası Avrupa ülkelerinin mülteci politikası, bu
konudaki standartları aşağı çekmekle meşgul. Türkiye, mülteciler için tarihi bakımdan
zengin tecrübe ve örneklerle dolu olmasına karşılık,
bugün aynısının devam ettiğini söylemek maalesef mümkün
değil. Konuyu hem
hukuki durum açısından, hem de mültecilere insani yardım
ve ilgi bakımından ele almak gerekir. Türkiye’nin mülteci
hukuku ile ilgili doğrudan ilişkili mevzuatı “1951 Sözleşmesi”
ve 1994’te çıkarılan yönetmeliktir. 25.03.2005 tarihinde
Başbakan’ın imzası ile yürürlüğe giren “İltica
ve Göç Ulusal Eylem Planı” önümüzdeki on yıllarda Türkiye’nin
mülteci ve göç sorununa şekil verecek. Genel olarak öngörülen
hususlar Türkiye’nin mülteci hukukuna yeni ve olumlu katkılar
yapması beklenmektedir. Fakat bazı başlıklarda
mevcut uygulama nedeniyle kaygılar uyandırmaktadır.
Türkiye’nin iltica hukuku ile ilgili
eksikliklerinin yanında, mültecilere gerekli insani koşulların
sağlanabilmesi de önemlidir. Bireysel ve toplu vakalarda, barınma,
yiyecek, giyecek gibi asgari yaşam koşullarının sağlanması
daha acil bir ihtiyaçtır. Çoğu İstanbul’da yaşayan,
kayıtlı ve kayıtsız sayısı bilinmeyen mülteciler,
hukuki sorunların yanında bazen temel insani ihtiyaçlarını
karşılamaktan bile uzak kalabiliyorlar. İltica hukuku
uygulamasında yaşanan sorunlar, resmi makamların
ilgisizliği ve gönüllü yardım faaliyetlerinin yetersizliği,
mültecileri İstanbul’un orta yerinde yalnızlığa
mahkum edebiliyor. Mültecilere ‘misafir’, ‘soydaş’, vs.
kavramları kullanılsa da, hukuki koruma altına alınmadıkça,
güvensiz, korumasız, belirsiz ve gayri insani koşullarda yaşamak
zorunda kalmaya devam edeceklerdir. Türkiye, mülteciler konusunda tarihi
tecrübelerinin gerisine düşmemeli. Bunun için de,
öncelikle mülteci yasası çıkarılarak gerekli
yasal değişiklikler ve yenilikler yapılmalı,
bunun yanında insani ihtiyaçların sağlanması
için bir an önce gerekli adımlar atılmalıdır. Sonuç
olarak, Türkiye’de mülteci mevzuatı yenilenerek ilgili
birimlerin kurumsallaşması zorunludur. DOĞU
TÜRKİSTAN’DAN GÖÇLER • Doğu
Türkistan’ın tanımı ve Türk tarihindeki yeri ve önemi
üzerinde durulacak ve üzerinde kurulan Türk devletleri hakkında
özet bilgiler sunulacaktır. • Bu
Türk ülkesinde, 17.yüzyılda iç karışıklıklar
baş göstermiş ve merkezi yönetim zayıflamıştır.
Bundan yararlanan doğu komşularının tehdit ve saldırılarına
uğramış bunun sonucu olarak 1759’da doğu komşusu
Çin yönetiminin işgal ve istilaya maruz kalmıştır.
• Doğu
Türkistan’dan komşu ülkelere olan göçler de Doğu Türkistan’da
18.yüzyılda vuku bulan yabancı işgalinden sonra meydana
gelmiştir. • Bildirimizde
Doğu Türkistan’dan dış ülkelere olan ve günümüze
kadar devam eden ferdi ve kitlesel göç hareketleri sebepleri ile
birlikte kronolojik olarak ele alınacaktır. • Doğu
Türkistanlıların ülkelerinden göç ederken karşılaştıkları
olaylar, sıkıntılar siyasi, sosyal ve kültürel
problemleri ile bizzat yaşadığımız ve şahidi
olduğumuz olaylar hakkında durulacaktır. • 1959
-1961 yılları arasında Doğu Türkistan’dan
Afganistan ve Pakistan’a olan toplu göçler olmuştur. • Önceki
yıllarda Afganistan’ a göç eden Uygur Türkleri 1965 -1967 yıllarında
Türkiye’ye iskanlı göçmen olarak kabul edilmiş ve Devletçe
Kayseri’ye yerleştirilmiştir. • Doğu
Türkistan’dan 1937 – 1949 ve daha sonraki yıllarda Hindistan
ve Pakistan’a göç eden Doğu Türkistanlılar hakkında
bilgiler verilecektir. Buraya toplanan Doğu Türkistanlılardan
özellikle, Uygur Türklerinin 1954 yılında Suudi
Arabistan’a 1969 ve 1977 yıllarında Türkiye’ye serbest göçmen
olarak yerleştirilmeleri üzerinde durulacaktır. • 1962
yılında Doğu Türkistan’ın İli,Altay ve Tarbağatay
bölgelerinden o zamanki Sovyet Cumhuriyetleri olan Kazakistan ve Kırgızistan’
a olan toplu göçler meydana gelmiştir. • Çin’de
1980’li yılların başlarında meydana gelen siyasi
ve sosyal gelişmeler ile bunlara bağlı olarak oluşan
kısmı müsait ortamdan yararlanarak çeşitli yol ve
sebeplerle Türkiye’ye göçler olmuştur. • Türkistan
Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarından
sonra Türkiye Cumhuriyeti devletince başlatılan Türk
Cumhuriyetleri ve akraba topluluklarından Türkiye’ye öğrenci
getirilip okutulması büyük projesi kapsamında Türkiye’ye
yüzlerce Doğu Türkistan’ lı öğrenci gelmiştir.
Bunların genel durumu hakkında durulacaktır. • Doğu
Türkistanlıların göç ederek yerleştikleri ülkelerde
karşılaştıkları sorunlar ve intibakları
konusu incelenecektir. Ayrıca göçmenlerin ülkelere göre farklı
durumları tespit edilecektir. KÜRESEL
KONTROL ÇABALARINA KARŞI BİREYSEL AŞMA ÇABALARI: TÜRKİYE
VE IRAK ÖRNEKLERİNDE ULUSLAR ARASI GÖÇÜN EVRİMİ Londra Avrupa İşletme Okulu, Londra, İngiltere
E-posta: sirkecii@regents.ac.uk Tel.
+44 207 487 7758 Fax.+44 207
487 7425 Son elli yılda uluslararası göç
tipolojisi inanılmaz biçimde değişti. Birincisi göçmenlerin
orjinleri ve varış noktaları arttı ve çeşitlendi.
İkinci olarak, göçün miktarı insanların hareketliliği
arttıkça ve hareketin maliyeti düştükçe arttı. Üçüncüsü,
temel göç alan ülkelerde göçü kontrol altına alma isteği
arttı. Son olarak bütün bunlar göçün tipolojisini zenginleştirdi
ve daha karma formlara girmesine yol açtı. Göç kompozisyonunun değişimi kısmen
küresel pazarların ihtiyaçlarından ama daha çok da göç
etmek isteyen bireylerin ve ailelerin, yönetici aktörlerin kontrol
etme çabalarına karşı manevraları dolayısıyla
olmuştur. Dünyanın daha az gelişmiş bölgelerindeki
potansiyel göçmenler yaşadıkları yoksulluğu aşabilmek
için daha zengin ülkelere göç etmek istemekteler. Ancak bu çabalar
çoğunlukla onları bir yoksulluktan bir başka tür
yoksulluğa taşımaktadır. Çünkü göçmenler
genellikle göçettikleri ülkelerin az gelişmiş kent, kasaba
ve mahallelerine yerleşip yerli işgücünün istemediği işleri
yapmaktadırlar. Günümüzde siyasi ve ekonomik nedenler içiçe
geçerek uluslararası göçü itmektedirler. Türkiye ve Irak örnekleri
göçün kompozisyonundaki ve göç rotalarındaki değişimileri
gösteren iyi örneklerdir. Burada Türkiye’den yurtdışına
göç ve terör ile Irak’tan göç ve savaş konularını
örnek olarak ele alacağım. Sonuç itibariyle bugün dünyadaki çok
önemli etmenlerden birisi göçtür ve göç küresel gündemdeki pek
çok meselede de belirleyici unsur olma potansiyeli taşımaktadır.
Terörizm de buna dahildir. Bu gerçek bizi umarım daha huzurlu ve
anlayışlı bir dünyaya doğru yöneltecektir. Pek
tabii ki hakim devletler akıldışı politikalara yönelmez
ise. Dolayısıyla bugün uluslararası göç sosyo-ekonomik
yoksulluğu etnik ve kültürel farklar-gerilimlerle birlikte küresel
bütünlük yaklaşımı çerçevesinde anlaşılmak
zorundadır. Bu yaklaşım dahilinde coğrafyaların,
ekonomilerin ve toplumların karşılıklı bağlı
oldukları gerçeği temel odak noktası olmalıdır.
BULGARİSTAN’DAN
TÜRK GÖÇLERİ (1878-2005) Sofya Yüksek İslăm Enstitüsü ve Şumnu Piskopos
Konstantin Preslavski Universitesi, Bulgaristan
Gsm: (+359) 885643747 Ev.tel: (+359) 2 9884728 Fax: (+359) 2 9883352/
(+359) 2 9884598 Ev adresi: Prof. Dr. Ibrahim Tatarli, Dobrudja 11,
Sofia 1000/Bulgaristan Totaliter rejim zamanın son zorunlu göç
yıllarında, yalnız birkaç ay içerisinde Türk göçmenlerinin
sayısı 340 bine çıkmıştır. Bunların
bir bölümü, demokratik değişiklikler zamanında eski
yerlerine geri dönmüşlerdir. Böyle olduğu halde, 1992 yılı
nüfus sayımına göre, Bulgaristan’da 840 bin Türk ve Bir
miliyonun üsütünde Müslüman kaydedilmiştir. Gerçekte onların
sayıları herhalde birbuçuk milyonun üstündedir. Bildirimde kısaca çeşitli çağ
ve dönemlerde Bulgaristan’dan Türk göçleri izlenecek, bunların
nedenleri, kapsamları ve sonuçlarının analizi yapılacaktır. TEMMUZ-EYLÜL 1974 İSKELE(LARNAKA)’DEN LEFKOŞA’YA • Ben
1958 -1974 devresinde Rum’ların Türk’lere saldırıları
ve katliamları neticesinde meydana gelen göçlerin çok kısa
anlatımını yaptım. • 20
Temmuz 1974 Mutlu Barış Harekatıyla birlikte Türklerin Güney
Kıbrıs’tan kurtarılmış bölge Kuzey Kıbrıs’a
göçünden öz bilgiler verirken bilhassa benim İskele(Larnaka)’den
Lefkoşa’ya kurtarılmış bölgeye göç edişim
sırasında meydana gelen olayları ve duygularımı
teferruatlı olarak anlattım. Anlatımımın
sonucunda bilhassa şu kuralı vurguladım: Zalimin planı
varsa Allah’ın da planı vardır. Allah, zalimi de
kullanarak yardım isteyen kuluna yardım eder ve onu kurtuluşa
götürür. • Anlatımımda
resimler de kullandım. TÜRKİYE’DE
GÖÇ VE KENTLEŞME: TOPLUMSAL Bu çalışmada, insanla mekân
arasındaki ilişki bağlamında göç ve kent planlamasının
Türkiye pratiğine değinilecektir. Daha çok dış
dinamiklerle gerçekleşen bir modernleşme trendine sahip olan
Türkiye, birçok toplumsal alanda olduğu gibi göç ve kentleşme
konusunda da ciddi bir dilemma içindedir. Bir yandan toplumsal yapının
ve tarihsel dokunun dayandığı geleneksellik ve bu
gelenekselliğin beslendiği değerler diğer tarafta
ise bu değerlerden uzaklaşma ve yeni bir tarz oluşturma
çabası. Bir yandan toplum sahip olduğu
tarihsel mirasla kendine bir kimlik edinmeye teşvik edilirken bir
yandan da bu miras, düzenli bir biçimde tek tipleştirilmiştir.
Kentlerin fiziki yapısı ile var oluşsal bir koşutluk
içinde olan kentsel tutumlar arasındaki uyumsuzluk var olan kentleşme
sorunlarını daha da derinleştirmektedir. Köy ile kent,
klasik sosyolojinin varsaydığı gibi “bir sürekliliğin
iki ucu” gibidirler ama aradaki mesafe gittikçe derinleşmekte
hatta Türk toplumunda bu ara mesafe kaybolmaktadır. Çünkü sahip
olunan değerlerle kentsel planlamalar tamamen farklı düzlemlerde
kendisine referanslar bulan argümanlara dayanmaktadırlar. Göç ile beraber hem mekansal algılamalar
hem de kentsel kurgular ile planlar tamamen farklılaşmış,
yerleşim tamamen bir hizmet ve metaya dönüşmüştür. Her ne kadar kentleşme ve göç
global ölçekli bir değişim dinamiği ve yönüne sahip
gibi dursalar da her toplumun kendine özgü bir yapılanması
olduğu/olacağı gerçeğinden hareketle, konunun özgün
toplumsal oluşumlardan bağımsız düşünmemek
gerekir. Türkiye, kendi içinde toplumsal olarak yaşadığı
sorunların en derin izlerini göç ve kentleşme konusunda yaşamaktadır.
Kısmen dünyevileşmeyi de içeren bu süreç esasında
sanayileşme ile beraber tüm dünyada görülen bir değişim
dinamiğine yaslanarak insanla mekan arasındaki ilişkiyi
“tek yönlü” bir sürece dönüştürmüştür. GÖÇMEN ÜLKESİ OLARAK TÜRKİYE:
HUKUKSAL YAPI VE UYGULAMALAR TÜRKİYE’YE
YAHUDİ GÖÇLERİ 1492, Yahudilerin Türkiye’ye geliş
yılı değil, Sefarad Yahudileri’nin Osmanlı’ya göç
ettikleri yıldır.
Anadolu’da Yahudi mevcudiyeti İ.Ö. 4.yüzyıla kadar uzanır.
Osmanlılar ile Yahudilerin buluşması ise 1326 da Orhan
Bey’in Bursa’yı fethiyle başlar.
1492 de başlayan Sefarad göçü
Osmanlı’ya ilk Yahudi göçü değildir. 14.yüzyılda
Avrupadaki pogromlardan kaçabilen Aşkenaz ve Karay Yahudileri de
Edirne’ye geldiler.1450’lı yıllarda, Edirne Hahambaşısı
İsak Sarfati’nin Avrupa Yahudi cemaatlerine gönderdiği ünlü
mektubunun sonrasında çok sayıda Alman, Fransız ve
İtalyan Yahudisi de Osmanlı’ya yerleşti. Göçler ileriki yıllarda da devam
etti. 1881, 1891, 1897 ve 1902 pogromlarından ve 1917 Bolşevik
ihtilalinden kaçan Rus Yahudileri de Türkiye’ye sığındılar. Kuruluş sürecini tamamlayarak genişleme
ve yükselme devrine geçen Osmanlı Devleti’nin kalifiye elemana
çok gereksinme duyduğu bir dönemde Sefaradlar, İspanya’da
yaşadıkları Altın Çağ’ın bilgi
birikimini yeni vatanlarının hizmetine sundular. Etimolojik anlamıyla göç sayılmazsa
da, 1933 ve sonraki günlerde Atatürk’ün davet ettiği,
Nazi Almanyası’nın tehdidi altındaki çoğu
Yahudi kökenli bilim adamlarının Türkiye’ye sığınmalarını
ve akademik yaşamlarını Üniversitelerimizde sürdürmelerini
de belirtmek gerekir.
GÖÇ
OLGUSU VE ARABESK Göçler bir yanıyla insan ve toplum
yaşamına önemli oranda bir devinim, başka bir deyişle
bir dinamizm kazandırmıştır.
Dinamizm ise bilindiği gibi değişmenin ve gelişmenin
temel öğelerinden biridir. Göç olgusu da
insanal ve toplumsal gelişmenin hız kazanmasında,
kültürlerin ve uygarlıkların etkileşiminde önemli
bir etken olmuştur. Türkiye’de
19. yüzyılın ortalarında başlayan toplumsal
çözülme ve kırdan kente göç bu anlamda önemli bir sürecin de
başlangıcı olmuştur. Yüzyıllarca imparatorluk
yapısı içerisinde süregelen statik yapı, halkın, yüzünü
Batıya, özellikle de İstanbul’a
dönmesiyle birlikte yerini dinamik bir yapıya bırakmaya başlamıştır.
Söz konusu küçük kıbırdamaların
kitlesel bir göç hareketine dönüşmesi için aradan yüzyıllık
bir zaman dilimi geçse de Türkiye’de
hem metropolde hem de taşrada gündelik yaşamın,
geri dönülmez bir değişim süreci içine girdiği yadsınamaz. 1950’ler ise Türkiye’de kırdan
kente, kırdan yurtdışına ve kentten yurtdışına
olmak üzere üç düzeyde kitlesel göç hareketinin başladığı
gözlenmektedir. Bu,
belki de ülkede ilk
kez toplumsal yaşamda bu denli kapsamlı ve çok yönlü etki
yaratan bir göç hareketiydi. Kırsal kesimden kitleler halinde
metropol kentlere yönelen insanlar bir yandan kendi yerel
kültürlerini oralara taşırken diğer yandan da
kentte edindikleri kültürel
öğeleri de içinden geldikleri kırsal kesime taşımaya
başladılar. Yani her iki kesim arasında karşılıklı
etkileşim süreci başladı. Ki daha sonraki yıllarda
bu etkileşimin sonuçlarının kent ve kır yaşamına
somut yansımalarına tanık olunacaktır. Kırdan kente göç eden yığınlar
ilk aşamada kente kendi yaşam biçimleriyle, değerleriyle,
gelenekleriyle, görenekleriyle, ritüelleriyle geldiler. Dolayısıyla
kırdan kente bir kültürel akış söz konusu oldu. Bu da
kentli toplumsal ve kültürel yapının çözülmesi, kentte bu
anlamda bir taşralaşma sürecinin başlamasına yol açtı.
Diğer yandan kente gelen insanların, geldikleri yerlere süreli
ziyaretleri ırasında kente özgü değerleri, yaşambiçimini,
gelenekleri, görenekleri, davranış kalıplarını
aktarmaya başlamalarıyla birlikte kırsal geleneksel yapıda
da çözülme süreci başladı. Dolayısıyla kentin taşralaşması
sürecine karşılık taşranın da kentlileşmesi
süreci başlamış oldu. Ancak Türkiye’de kırdan kente göç
hareketi gerekli planlama, programlama çalışmaları
olmaksızın, uygun politikalar geliştirilmeksizin başlamıştı
ve adeta bilinmeze doğru bir hareket olarak gerçekleşmişti.
Bilinmeze bu yolculuk çok
geçmeden önemli sorunları da beraberinde getirdi. Kent çevrelerine
yayılan gecekondular Ankara, İstanbul, İzmir gibi büyük
kentlerde yoksulluğun, kültürel yozlaşmanın, çarpık
toplumsal değişmenin ve modernleşmenin, karmaşanın
simgesi durumuna gelmeye başladılar. Bu karmaşa, eklektik
toplumsal ve kültürel yapılanmanın doğurduğu
sorunların, yarattığı olumsuzlukların etkisi günümüzde
de hala devam etmektedir. FARKLI GÖÇ TÜRLERİNİN GÖZLENDİĞİ TARLABAŞI
İstanbul Bilgi Üniversitesi, Göç
Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi,
Beyoğlu Tarlabaşı bölgesinde bir “Yoksulluğun önlenmesinde
Tarlabaşı Toplum Merkezi - Tarlabaşı eğitim araştırma
ve uygulama merkezinin işletilmesi ve geliştirilmesi projesi”
geliştirmiştir. İstanbul’un en sorunlu bölgelerinden
biri olan Tarlabaşı, semtte oturanların yapıları
ile Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma
Merkezi’nin doğrudan çalışma alanı içine
girmektedir. Bölge nüfusunu ağırlıkla
son yıllarda Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden gelen göçmenler,
Romanlar, yasadışı ve kayıtdışı
olarak ülkemizde bulunan yabancı göçmenler ve kent yoksulları
oluşturmaktadır. Proje, bir örnek olarak düşünülmekte
ve yoksulluk ile mücadelede bir istihdam, farklı etnik, dinsel ve
sosyal gruplar arasında bir kaynaşma ve sonucunda kentsel
şiddeti doğuran suça yönelebilecek çocuk ve gençler için
rehabilitasyon modeli hedeflenmektedir.
• Proje
süresince( iki yıl) 320 gelir seviyesi düşük kadının
istihdamı ( yılda 3 aylık 4 dönem ve her dönemde 40 kadın)
ve sonunda kooperatif kurmaları, • Semtte
ilk öğretimini tamamlamış ve/veya tamamlayamamış
15- 20 yaş arası gençlerinin mesleki ve eğitsel
aktivitelere katılımı, • Semtte
ilk öğretim aşamasındaki ve sokakta çalışan
çocukların sosyal ve eğitsel aktivitelerle desteklenmesi, • Gençler
spor kulübünün oluşturulması, • Semt
sakinlerini bir dernek olarak örgütlenerek Merkez faaliyetlerini devam
ettirmeleri amaçlanmaktadır. Bu değerlendirmelerden yola çıkılarak
projenin; • İstanbul
ilinde kentsel alanda istihdam sorunu ve yoksulluğun gerekçelerinin
belirlenmesi, • Göç
ve sonuçları üzerinden sorununun güncellenmesi ve çözüm
platformunun sorunun tüm bileşenleri ile kurulması, • Öncelikle
kadınlar ve çocuklar olmak üzere istihdam ve eğitimde model
çalışmaların uygulanması, • Araştırma
ve uygulama merkezinin kurulması ile yoksulluk ve istihdam sorununa
ilişkin katılımcı çözüm modelinin oluşturulması
ve geliştirilmesi, beklenmektedir. • İstihdam
sorununa ilişkin kalıcı öneri ve programın
belirlenmesi, • Bölge
halkının ve ilgili gruplarla çalışma yürüten
kurum ve kuruluş temsilcilerinin kapasite geliştirme
programları aracılığı ile tutumlarının
pozitif yönde geliştirilmesi, • Farklı
kültürler arası önyargıların giderilerek kültürel
iletişimin sağlanması ve kentsel şiddetin önlenmesi,
• Kentsel
alanda yaygınlık gösteren toplumsal gerilimlerin şiddet
yerine daha üretken ve barışçıl kanallara BİR GÖÇMEN ŞEHRİ; BURSA Bursa, göçlerle kurulmuş bir
kenttir. Bursa'ya tarih süreç içinde çok çeşitli göç akınları
olmuştur. Bu göçler sırasında çok çeşitli
yerlerden, çok çeşitli ulus ve topluluklar yerleşmiştir. Türklerden önce Bursa'da yaşayan
Tyni'ler bile, Trakya'dan bu güzel beldeye göç etmişti. Daha
sonra da Türkler, Ortaasya Bozkırlarından kopup gelmişlerdir
Bursa'ya. Bursa'ya daha çok Oğuzların
Kayı, Eğdir, Boğdüz ve Alkaevli
boyları göçmüştü. Bu arada, Kütahya'da bulunan
Ermeniler Bursa'ya göçmüşlerdir. Ardından da Yahudiler
yerleşmiştir. Bursa sekiz kez büyük nüfus artışına
uğramıştır. Bunların ilki, Bursa’nın
fethi ile olmuştur. Birçok gazi ve abdallar, müritleriyle ve aşiretleriyle
gelip yerleşmişlerdir. İkincisi 1530-1570 yıllar
arasında Celaliler'den kaçanların Bursa'ya sığınmaları
nedeniyle nüfusu iki misli artmıştır. Üçüncü büyük nüfus artışı,
XIX. yüzyılın ikinci yarısında olmuştur. Bursa
bu dönemde, Doğu'dan Ermeni göçleri ile, 1880'li yıllarda
93 Göçmenlerinin yerleşmesi ile büyük nüfus artışı
yaşanmıştır. Bu tarihte sadece Rusçuk'tan 30 bin göçmen
Bursa'ya gelmiştir. Kazan'dan gelenler Mollaarap'a, Kırım'
dan gelenler Alacahırka'ya, Kafkasya'dan gelenler Yıldırım'a
yerleştirilmiştir. 93 Göçmenlerinin büyük bölümü, Rum
ve Ermeni köylerini kuşatacak bir biçimde dağlarda kurulmuştur.
93 Göçmeni köylerinin hemen tümü dağlarda kurulmuştur.
Göçmenlerin yerleşimi sırasında gerek göçmenler
arasında ve gerekse yerliler ile göçmenler arasında sorunlar,
hatta çatışmalar da yok değildi. Azınlıkların yoğun
olduğu Bursa gibi ender olarak kentlere de bu göçmenler yerleştirilmiştir.
Işıklar’ın altında Hayriye mahallesi, Mollaarap
civarında da Vefikiye Mahallesi 93 göçmenlerince kurulmuştu.
Duacınarı yanında Şükraniye ve İclaliye
Mahalleleri ile, Selimiye Mahalleleri de 93 Göçmenleri tarafından
kurulmuştu. Seyid Nasır yakınlarında Mecidiye, Çobanbey
ve Namazgah arasında bulunan Babadağ Mahallesi,
Rumeli'den gelen 93 göçmenleri tarafından kurulmuştu. Bu
mahallenin yanında bulunan Yeni Mahalleye ise, Kırım ve
civarından gelen göçmenler yerleşmiştir. Rusçuk,
İntizam mahaller de bu göçmenlerce
kurmuştur. 1880'li yıllarda başlıyan
bu toplu göçler sonunda Bursa merkez ilçede 18 yeni köy, 15 yeni
mahalle kurulmuştur. Gemlik'te 12 yeni köy, İnegöl'de de 32
yeni köy, üç te yeni mahalle kurulmuştu. Bursa'da dördüncü büyük nüfus artışı,
1912 yılındaki Balkan Savaşı sonrasında da, işgal
altında kalan Türkler'in büyük bölümü Bursa'ya göçmüştü.
Ancak Balkan Savaşı'nda gelenlerin iskanı yapılmadan
savaş çıktığı için bu göçmenler yerleştirilmemiş,
1924 Mübadele Göçmenleri ile birlikte ancak iskan edilmişlerdir.
Kurtuluş Savaşı sonunda ise
Bursa’yı terk eden Ermeni ve Rumlar’ın yerine,
Yunanistan'dan getirilen ve halk arasında "Mübadele"(Değişim)
göçmeni olarak anılan göçmenler yerleştirilmişti.
Yunanistan ile yapılan andlaşma gereği Bursa'ya,
Yunanistan'dan Mübadele(Değişim) göçmenlerinin dışında,
evleri yanan veya yerlerini terk etmek zorunda kalanlar da iskan edilmiştir. Tüm ilde ise toplam olarak 39.808 Mübadele
göçmeni yerleştirilmişti. 1927 yılında yayınlanan
Bursa Havalisi Coğrafisi adlı kitapta, en yoğun göçmen
yerleşimin Bursa olduğu söylenerek, Bursa ilinde toplam
olarak 81.265 göçmenin yerleştirildiğini yazmaktadır.
Bu sayı, 1912 Balkan Savaşı sonunda gelip de Büyük Savaş
nedeniyle yerleştirilememiş olan göçmenler
ile, Mübadele Göçmenlerinin ortak sayısıdır.
1912-1930 yılları arasında Bursa merkeze
Rumeli'den 56 bin göçmen gelip yerleşmiştir. Görüldüğü
gibi bu göçmenlere, 1880'li yıllarda gelen 93 Göçmenlerini de
eklerseniz, neden; 'Bursa bir göçmen kentidir'
dediğimizi daha iyi anlayabilirsiniz. Beşinci göç akını,
1950'li yıllardan sonra da, Türk Hükümeti ile Bulgaristan arasında
yapılan anlaşma sonucu çok sayıda Bulgaristan göçmeni
Bursa’ya yerleşmiştir. Bu göçmenler, Bursa’da Hürriyet
ve Adalet Mahallelerini kurmuştur. 1950 göçmenleri, başta
Orhangazi olmak üzere çeşitli kasaba ve köylere de yerleştirilmiştir. Altıncı göç akını
1975 yılından sonra yoğun olarak fabrikaların
kurulması üzerine; Doğu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz
bölgesinden gelen göçler nedeniyle olmuştur. Bursa merkezde,
1955 yılında 129 bin kişi yaşarken, 10 yıl
sonra bu nüfus 212 bine çıkar. 1975 yılında 360 bine çıkan
Bursa’nın nüfusu, 1980'li yıllarda Bulgaristan göçü de
eklenince, 1985 yılında 612 bine çıkar. Bugün halen
Bursa’nın nüfusu büyük hızla artmakta olup, kent nüfusu
bir milyonu geçtiği tahmin edilmektedir. Kurulan sanayi tesisleri nedeniyle,
1970'li yıllardan başlayarak Doğu Anadolu'dan büyük bir
göçmen akınına uğrayan Bursa, özelikle son onbeş
yılda, Gürsü ile Görükle'ye dek gecekondularla adeta birleşmiştir.
Ovada ise kent, Demirtaş'a kadar, sanayi tesisleri ve plansız
yapılarla dolmuştur. Bursa merkez başta olmak üzere,
İnegöl, Gemlik, Orhangazi, M.Kemalpaşa büyük ölçüde; Doğu
Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Karadeniz yöresinden gelen göçmen
akınına uğramıştır. Bursa’nın
gecekondu semtleri hemen
hemen tümüyle bu bölgelerden gelen göçmenler ile dolmuştur. Bu
yörelerden gelen göçmenler, son yıllarda köylerde bile yerleşmeye
ve yeni yeni köyler kurmaya başlamışlardır. Yedinci göç akını 1989 yılındaki
Bulgaristan göçleridir. Bursa, Cumhuriyet Dönemi’nin başlangıcından
itibaren dış göçler için çekim merkezi olmuştur.
1923-1929 yıllarını kapsayan dönemde Bursa’ya gelen mübadil
göçmenlerin toplam sayısı 39.808’dir. Yapılan araştırmalar,
Balkan Savaşlarından sonra Bursa’ya gelen göçmen sayısını
ise 81.265 olarak vermektedir. Bunlardan 56.456’sı merkez ilçeye,
geri kalanları ise diğer ilçelere yerleşmiştir.
Bursa, 1950’lerin başlarıyla 1960’lı yılların
sonları ve 1970’lerin başlarında, son olarak da
1989’dan itibaren, başta Bulgaristan olmak üzere Balkanlar’dan
göç etmek zorunda bırakılan
Türklerin en fazla tercih ettikleri il olmuştur. 1951 göçünde
ülkemize gelenlerin sayısı yaklaşık 154.000,
1968’de gelenlerin sayısı yaklaşık 115.000,
1989’daki zorunlu göçle gelenlerin sayısının ise
200.000’i aştığı tahmin edilmektedir. 1987 nüfus
tesbitine göre il çapında nüfusun doğum yerlerine göre dağılımı
şöyledir: Nüfusun yüzde 19’u yerli, yüzde 34’ü yurtdışından
gelenler, yüzde 13’ü Doğu-Güneydoğu kökenliler, yüzde
18’i Kafkasya kökenliler ve yüzde 9’u Karadenizlilerdir. Bursa, defalarca göçmenlerce yeniden
kurulmuş bir şehir. Her gelen göçmen kitlesi, Bursa’nın
sosyal ve kültürel yaşamına bir şeyler katmış,
şehrin kültürünü ve sosyal yaşamını şekillendirmiştir.
Bursa’ya özdeşleşen birçok değer, göçmenlerce geliştirilmiştir.
Örneğin bıçakçılık, arabacılık ile
kebab ve İnegöl köfte gibi kentle bütünleşen ve kentin
simgesi olan değerleri hep göçmenler üretmiştir. Bursa’nın
sanayisinde en önemli isimleri de hep göçmenler olmuştur. Bursa
sanayicilerinin çok büyük bölümü, son bir asırdır
Bulgaristan ve Balkanlardan gelen göçmenlerden oluşmaktadır.
TÜRKİYE’DEN
FEDERAL ALMANYA CUMHURİYETİ’NE Berlin
31.12.2003 itibariyle FAC’de 866.825 i
kadın olmak üzere 1.877.661
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ikamet etmektedir (tüm yabancı
uyrukluların % 25,6 sı) bu
sayıya FAC vatandaşlığına geçmiş olan ykl.
650.000 kişi de eklenmektedir. Bu nüfusun içinde FAC’de doğmuş
olanların sayısı 654.853 olup, 1.059.300 Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı bu ülkede 15 yılı aşkın
bir süredir ikamet etmektedir. Günümüzde Türkiye kökenli insanlar
bir yandan toplumun her alanında yer tutmaya başlarken (sanayi
ve ticaret, politika, serbest meslekler, kamu sektörü vd.), öte
yandan yoğun bir işsizlik ve eğitim başarısızlığı
saptanmaktadır.Buna koşut olarak Fac’deki Türkiye kökenli
toplumun belirli bir kesiminin de kendi içine kapanma, aşırı
milliyetçi ve ve aşırı dinci eğilimlere yönelme eğiliminde
olduğu gözlemlenmektedir. FAC’deki Türkiye kökenli insanların
uyum sorununun en başlıca nedeni, ykl. 50 yıllık göç
sürecine karşın ancak son yıllarda sistemli bir uyum
politikasının gündeme gelebilmiş olması yatmaktadır.
Diğer bir deyişle, FAC politikaları en geç 1974 yılında
aile birleşimine olanak tanıyarak „konuk işçi istihdamını“
fiilen “ülkeye göçmen getirmeye” dönüştürmüş
olmalarına karşın, buna yönelik sistemli bir göç ve
uyum politikası geliştirmemişler, gerek FAC toplumunun
gerekse göçmenlerin görev ve sorumluluklarını belirlememişlerdir.
FAC’de uygulanan bu “göç gerçeğini kabullenmeme” politikası,
Türkiye kökenlilerin 90lı yıllara
kadar hayalini kurdukları “burada geçiciyiz, nasıl
olsa yakında geri döneceğiz “ psikolojisi ile bütünleşmiştir. Bu olgular, Türkiye ile Almanya toplumu
arasındaki yaşam biçimlerinin farklılıkları ve
de Türkiye’den gelen insanların önemli çoğunluğunun
mensup oldukları sosyal kesit nedeniyle sorunların daha da ağırlaşmasına
neden olmuştur. Böyle olunca da, kendilerinden onyıllar
boyu öncelikle ağır işlerde düşük ücretlere çalışmaları
beklenen ve bu böyle olduğu sürece kendilerinden başka
taleplerde bulunulmayan Türkiye kökenli topluluk, kendi yaşam biçimini
geliştirmiştir. Sorunların ağır bir şekilde
ortaya çıkmaya başladığı son 10-15 yılda
ve özellikle 2000 li yıllarda, FAC kurumlarının uyum
sorunlarının suçunu tek yanlı olarak Türkiye kökenli
insanlara yüklemek istemesi en azından haksızlık
olmaktadır.
KIRDAN
KENTE GÖÇ Türkiye Cumhuriyeti’nin 1950 yılından
sonra giderek hızlanan tarımdan sanayiye geçiş dönüşümü,
kitle iletişim araçlarının kolaylaştırıcı
etkisi ve siyasal-toplumsal kalkınma çabalarının ve
kararlarının sonucu, Türkiye nüfusunun Kuzeyden Güneye-Batıya,
Doğudan Güneye-Batıya doğru yer değiştirme eğilimi
içerisine girdiği, nüfusun önemli bir bölümünün Ankara ili
hariç kıyı illerinde toplandığı görülmüştür.
İnsanların daha iyi bir yaşam olanağı elde
etmek, daha özerk yaşamak uğruna gerçekleştirdikleri bu
göç hareketi, Türkiye’de bölgeler arası göçü kırdan
kente göçü artırırken
bölgeler arası dengesizliği
arttırmış, sorunları giderek ağırlaşan
çarpık yapılaşıp gelişen ve nüfusunun önemli
bir bölümünün gecekondu ve kaçak yapılaşma içerisinde yaşadığı
büyük kentleri ortaya çıkarmıştır.
Kürt sorunu dayanıklı gerilim
ve çatışma ve çatışmaları önleme konusunda
kamu yönetiminin uyguladığı politikaların (koruculuk.köy
boşaltam) Türkiye’de yol açtığı bu nüfus
hareketliliği ve nüfusun yer değiştirme hareketi
“zorunlu göç, zorlama göç”, “göç ve kaç hareketleri”
olarak adlandırılmaktadır. Özellikle 1989-1999 yılları
arasında bu soruna dayalı olarak ortaya çıkan göç
hareketi, Türkiye’nin sosyal yapısını, ekonomik, kültürel
ve psikolojik ortamını alt üst etmiş, 3438 kırsal
yerleşim biriminin boşaltılması sonucunu doğurmuş,
3 milyon insan yaşadığı
yerleşim alanından kopartmış, üreticilik
niteliklerinin kaybolmasına yol açmıştır. Türkiyede kırdan kente göçlerin en
fazla olduğu dönem 1989 lı yıllarda başlayan
çatışmalrın yoğun olduğu bu dönemdir türkiyede
en fazla soruna yol açan bu durum TBMM gündeminede girmiş konuyla
ilgili 1997 de bir rapor hazırlanmıştır yine bununla
ilgili devlet tarfından bir çok proje uygulanmıştır.
Göç hareketinin ortaya çıkışı, nedenleri, yaşanma
biçimi ve yarattığı sonuçlar, toplumsal etkiler ayrıntılı
olarak değerlendirme ve
öneriler bölümünde de, sorunun demokratik, barışçıl,
çoğulcu ve insani bir sosyal yapı yaratma doğrultusunda
nasıl çözümlenebileceğine ilişkin uygulanabilir öneriler
de eklenecektir FRANSA
ve GÖÇ OLGUSU I- EFSANE VE GERÇEK ARASINDA Avrupa’nın tarihi göç
hareketleriyle şekillenmiştir. Yüzyıllar boyunca, tüccarlar,
zanaatkarlar ve entelektüeller kendi mesleklerini icra edebilmek veya
hayatlarına yeni bir başlangıç yapabilmek
için kıtalar
arasi göç etmişlerdir. Milyonlarca
Avrupalı öncelikle kolonilere ardından Amerika kıtasına
ve « Antipodes »lere göç ettiler. Avrupa’da uzun yıllar
boyunca, İspanyol yahudilerin sürgün edilmesiyle başlayan
ardından Osmanlı, Rusya, Avusturya-Macaristan imparatorluklarının
yıkılmasıyla oluşan « zoraki göçler » kıtanın
politik ve ekonomik yapısını tamamiyle değiştirmiştir. Fransa, « iş gücü » ihtiyacı sonucunda XX. yuzyılda çok büyük iki göç hareketini başlatarak « göç edilen » ülke konumuna gelmiştir. Fransa’da uzun yıllar boyu süren göç geleneği, XVIII. yüzyılın ortalarında ülkenin doğum oranının azalmasıyla başlamıştır. Yıllar boyu süren demografik büyümenin gerilemesiyle, sanayileşmekte olan ülkenin iş gücü yetersiz hale gelmekteydi buna rağmen kendi kırsal bölgelerinde yaşayan halkın iş gücünü de kullanamamaktaydı. Fransa doğum oranları yüksek diğer Avrupa ülkelerinden tersi bir gelişme göstermekteydi, bu durumu ancak dışarıdan iş gücü getirerek düzeltebilirdi. Göçmenler belirli kriterler sonucu seçilmekteydi, bunun nedeni ekonomik olmaktan ziyade politik nedenlere dayanmaktaydı. Seçilen göçmenler kırsal kesimlerden ve belirli bir etnik gruplardan gelmekteydi. Bu seçim hiç şüphesiz kendi çıkarları için çok iyi hesaplanmıştı II-
AKTÜALİTE VE GERÇEK Avrupa Birliği yılda 1, 4 milyon resmi girişle bugün Dünya’nın en çok göç edilen bölgesidir. Üye ülkeleri arasında sınırları kaldırmış olmasına rağmen Avrupa Birliği maliye ve sanayisinin güvenliğini saplantı haline getirerek dış sınırlarında tavizsiz bir « göç politikası » uygulamaktadır. Bu politika önlem ve çözüm olmak yerine kaçak göç olaylarına öncelik olup bunun beraberinde nice dramatik olaylara neden olmaktadir. 1999 ve 2003 yılları arasında 4000’den fazla göçmen Cebelitarık kıyılarında hayatlarını yitirmiştir. Ve Avrupa Birliği sınırları içerisinde ne kadar insan « modern köle » olarak kaçak çalıştırılmaktadır? III- SİYASET
VE GERÇEK Avrupa çıkmaz bir yola girmiş
durumda, halkı yaşlanmakta, gelecek yıllarını
garanti altına almak için başta Fransa olmak üzere iş gücüne
ihtiyacı bulunmaktadır. Fransa, aşırı sağcı
partilerin propogandalarını besleyen « kaçak göç »
hareketleriyle başa çıkamamaktadır. Her sene, iltica
isteğinde bulunanların %80’i ülkelerine geri gönderilmektedir.
Bu da “kaçak göçmen” yaratan bir sistemdir! Diğer Avrupa ülkeleri ise, sınırları
tamamiyle kapatmak yerine alternatif çözümler uygulamaktadır. 1
Ocak 2005 tarihinden itibaren Almanya, İrlanda ve İngiltere’de
olduğu gibi « selektif göç » politikasını
uygulamaktadır; İspanya ve İtalya ise « göç eden »
Fas, Tunus ve Arnavutluk gibi ülkelerle ikili anlaşmalar imzalamıştır.
Bugün iktidarda olan Fransız Hükümeti
diğer Avrupa ülkeleri gibi “seçici göç” politikasını
uygulamak için adım atarak yıllarca süregelen bir tabuyu yıkmak
üzere. Böylelikle dolaylı ve kapalı bir yöntemle sınırlarını
yeniden açtığını duyurmuş bulunuyor. Fransa göç
hareketleriyle ve göçmenlerle bağlarını yeniden kurup
barışmak zorundadır. Seçici göç politikasıyla
getirteceği insanları sadece kendi çıkarları için
bir makine gibi kullanmak yerine, durumun insani boyutlarını
da göz önünde bulundurarak ailelerine de kucak açmalıdır.
Bu tür bir gelişme Fransa’nın yalnızca ekonomik gelişimi
için değil, politik, kültürel ve sosyal gelişimi özellikle
de savunucusu olmakla yetindiği “insan hakları ve eşitlik
propogandası” için faydalı olur. Göç konusu Fransa’yı bölmüş
durumda, politik ve sosyal olarak patlamak üzere olan saatli bir bomba
gibi ülkeyi tehdit etmektedir, buna rağmen polemik henüz başlangıç
aşamasında çözüm bekliyor.
TÜRKİYE’DE MÜLTECİ HUKUKU YENİ BİR YOL AYRIMINDA: Uluslararası
Af Örgütü Türkiye Şubesi Mülteci Hakları Koordinatörü Türkiye, bu gün dünyada doğu-güneyden
batı-kuzeye giden ve tarihteki misyonunun aksine hiç de ipeksi
olmayan ve istenmediği için yasa dışı olmak zorunda
kalan bir göç yolu üzerinde bulunmakla önemli bir nüfus hareketi için
“geçiş ülkesi” dir. Türkiye aynı zamanda bazı nüfus
hareketleri için “varış ülkesi”, bazıları için
ise “kaynak ülkesi” olma özelliği göstermektedir. Kuşku
yok ki, Türkiye’de yakalanan veya basına haber konusu olan nüfus,
buzdağının sadece görünen yüzüdür. Hareket halinde
olan bu nüfusun bir kısmının ekonomik nedenler ile göç
eden göçmenler olmasının yanı sıra diğer bir
kısmının doğu ve güneyimizdeki ülkelerde etnik,
ideolojik, dini ve benzeri baskılardan ötürü hapis, işkence
veya ölüm cezası gibi yaşamsal tehlikelerden kaçan mültecilerden
müteşekkil olduğu da tüm dünya kamuoyunca bilinmektedir.
Buna göre, bu soruna kayıtsız kalma lüksümüz bulunmamaktadır. Türkiye tarihi mülteci hakları
konusunda göreli oldukça iyi sayılabilecek bir geçmişe
sahiptir. Ancak günümüzde “onlar” gündemimize hiç
gir(e)miyorlar. Avrupa ülkelerindeki seçimlerde siyasi partiler arasındaki
seçim propagandalarında çok önemli bir konu olan o partinin mülteci
ve göçmenlere (genel anlamda ‘yabancı’ ya) karşı
tutum tartışmaları hiç bir seçimde hiçbir parti tarafından
Türkiye’ de dile getirilmiyor. Oysa şimdi Türkiye yeni kabul
ettiği “İltica ve Göç Ulusal Eylem Planı” ile
tarihi ve insani sorumluluğunu yeniden kuşanması adına
tarihi bir fırsatı yakalamış durumda. ORTA
ASYA’DAN TÜRKİYE’YE GÖÇLER*
(1918-2005) Koç
Üniversitesi, Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Orta Asya’dan Türkiye’ye ikinci önemli
göç dalgasını Batı Türkistan'dan dışarıya
1918 ile 1934 yılları arasında çıkan göçmenler teşkil
eder. Bunların bir bölümü çeşitli Asya ve Avrupa ülkelerinde,
ama büyük bir bölümü de Türkiye’de yerleşerek orada ana
vatanları Türkistan hakkında siyasî faaliyetlerde bulunurlar.
Mesela, İstanbul'daki Türkistanlılar Osman Hoca başkanlığında
1927'den itibaren Yeni Türkistan adlı siyasî dergi çıkarırlar.
Paris'e yerleşen Mustafa Çokayoğlu da Türkistan ve Buhara
cumhuriyetinden 1920'lerde gönderilmiş olan talebelerin yardımıyla
1929'dan itibaren Yaş Türkistan adlı siyasî dergi çıkarmaya
başlar. İkinci dünya
savaşına kadar bu iki dergi yalnız dünyadaki Türkistanlılar
arasında çok etkili olmakla kalmamış, aynı zamanda
Sovyet basınında da bu iki dergi ve onu çıkaranlar hakkında
çok sert tenkit yazıları yazılmasına sebep olmuştur. Orta Asyadan dışarıya olan
siyasî muhaceretin üçüncü önemli dönemi 1944'tan sonra Çin Orta
Asyasından olur. Bu dalga bugün de devam etmektedir. Doğu Türkistanlı
Uygur ve Kazaklar çeşitli ülkelerde siyasî faaliyetlerini devam
ettirmekler. Dördüncü göç dalgasını,
1980’den sonra Afganistan’dan Türkiye’ye muhacir olarak
getirtilen Özbek, Türkmen ve Kırgızlar teşkil eder.
Bunlar, Tokat, Gaziantep, Hatay ve Van’a yerleştirilirler. Beşinci önemli siyasî muhaceret
dalgası ise, bağımsız Orta Asya cumhuriyetlerinden Türkmenistan,
Özbekistan ve Tacikistan'dan 1990'dan sonra başlamıştır
ve günümüzde devam etmektedir. 1950’lerden günümüze kadar çeşitli
ülkelerde, bu arada Türkiye’deki Türkistanlılar (Batı ve
Doğu Türkistanlılar) siyasî faaliyetlerini çeşitli
dernekler ile gazete, dergi, bültenlerle sürdürmektedirler. Bu bildiride “kültürel sermaye”
kavramı, hemşehri derneklerinin mevcut kültürel sermaye’ye
nasıl ve ne şekilde baktıkları, ayrıca hemşehri
derneklerinin kültürel sermayeyi 'yeniden üretme' ve tüketme biçimleri
incelenecektir. Yoğun göçlere sahne olan İstanbul,
Anadolu'dan gelen nüfus ile kapital anlamında gelişirken,
mevcut kültürel sermayesini koruma anlamında bir o kadar
sorunlara boğulmuştur. Göçler dahilinde kentin kültürel
farklılık alanları artmakla beraber, kent
entegrasyonu (mimari, dilsel, gündelik hayat, vs) politikaları,
kentsel denetim ya da kentsel otorite sağlanamamıştır.
Kent kültürüne ilişkin farklılaşma, ahenkli bir
kentsel birlikten çok, karmaşa ya da kaotik bir yapılanmaya dönüşmüş,
kentin yeniden üretimi sağlanamamıştır.
On yıllardır bu kentte ikamet
ediyor olmasına rağmen, Anadolu’dan İstanbul’a
gelenlerin önemli bir kısmı, 'kent bir tarafa, biz bir tarafa'
dercesine kentsiz kentleşme sürecine dahil olmuşlardır.
Sosyal dayanışma anlamında hemşehri dernekleri oldukça
önemli bir dayanışma tipi sergilemekle beraber, kentsel yaşama
örgütlenmesi anlamında kendi seslerini duyurmak bir yana, böylesi
bir sivil talep de dahi bulunmayarak, kentin sivil yapılanma sürecini
de ağırlaştırmışlardır. “Kentim İstanbul” projesi çerçevesinde
IBB tarafından yapılan bir araştırma, İstanbul’a
Anadolu’dan gelenlerin yüzde 29’unun hayat tarzını, yüzde
51’inin şivesini değiştirmediğini göstermektedir.
Hemşehri derneklerinin faaliyetleri, kendi yörelerinin değerlerini
yaşatma anlamında yerel unsurlarla daha çok tanımlanabilir
gibi görünse de, gerçek olan kente rağmen, yeni dayanışma
alanları kurmaktır. Dayanışma kentlerin bir noktada
sosyal eksikliğidir ve hemşehri dernekleri bu eksiği bir
şekilde kapatmaktadır, ancak kültürel sermaye olarak bakıldığında
dernekler üretici olmaktan çok tüketici konumundadırlar. Bu çalışma, İstanbul’da faaliyet gösteren 10 farklı hemşehri derneğindeki yönetici ve üyelerle derinlemesine mülakatların bir sonucunu yansıtmakta ve araştırma ile derneklerin; “önce İstanbul’a, sonra küresel dünyaya adapte olmaya katkılarını”, “kültürel sermaye kapsamında değerlendirilebilecek ne tür etkinlikler yaptıklarını”, “kültürel, ekonomik ve/veya kültürel sermaye dayanışmasının hangisini daha ön plana çıkardıklarını”, “bu derneklerin bir sivil toplum kuruluşu mu yoksa bir itaat grubu mu olduklarını” tartışmaktadır.
KAFKASYA’DA
BİTMEYEN SOYKIRIM ve SÜRGÜN Soykırım
raporları Çarlık döneminde, komünist dönemde ve özellikle
1944 Sibirya sürgünleri sırasında katledilen Kafkas halkları
ile 1994’ten bu yana Çeçenistan’da sürdürülen soykırıma
kurban giden 250 bin sivil insandan hiç söz etmemektedir. Araştırmacılar,
Kafkasya’da cereyan eden soykırımlardan ‘Kafkas Savaşları’,
sürgünlerden ‘göç’, Kafkas halklarından ‘dağlı’
şeklinde yanlı ve maksatlı tanımlamalarla
bahsedilmesi, Kafkasya’nın ‘Güney Rusya’ şeklinde
adlandırılması gibi çarpık bir terminolojiye karşı
dikkatli davranmalıdır. Rus
arşiv belgelerinde 200 yıl önce Kabardey ve Besleneyler hariç
Adıgelerin nüfusu 600 bin olarak verilmektedir. Günümüzde Adıgey
Cumhuriyeti’nde yaşayan Adıgelerin nüfusu 2002 sayımlarına
göre sadece 108 bin kişiden ibarettir. Kafkasya'dan
Anadolu'ya büyük kitleler halinde akan nüfus hareketlerinin siyasi ve
dini boyutu da olmakla beraber en mühim sebebi, iki asır devam
eden Rus savaşlarının Çerkesler aleyhine mağlubiyetle
sonuçlanmasıdır. 1859 -1864 sürgünleri deniz yoluyla, 1865
-1866 ve 1878 sürgünleri ise daha çok kara yoluyla gerçekleştirilmiştir.
Sürülen
Kafkasyalı nüfus hakkında Rus, İngiliz, Fransız ve
Osmanlı arşiv kayıtlarında 700 binden 2 milyona
kadar değişen rakamlar mevcuttur. Kafkasya'da yaşanan iç
sürgünleri, 1944’te Sibirya ve Orta Asya'ya sürülenleri,
Balkanlardan Anadolu'ya, Yahudi-Arap savaşında Suriye’de
Colan bölgesinin işgali üzerine Kunaytıra'dan sürülenleri
de hesaba kattığımızda, kelimenin hakiki anlamıyla
yurdundan sürülen Çerkes sayısı 3 milyonu aşmaktadır.
Bu büyük kitlenin yarısı, daha iskan edilecekleri mahallere
ulaşamadan yollarda ve ilk iskân mahallerinde büyük gruplar
halinde hayatlarını kaybetmişlerdir. Çerkesler
günümüzde Kafkasya dışında başta Türkiye olmak
üzere, Suriye, Ürdün, Filistin, Mısır, Yugoslavya, bazı
Avrupa ülkeleri ve Amerika gibi çok farklı ülkelerde yaşamaktadır.
Binlerce yıllık Kafkas tarihinin en önemli olayı olan büyük
sürgün, Kafkasyalıların sosyal yapısında,
ekonomisinde, politikasında, kültür ve dilinde derin yaralar açmıştır. 1994
-1996 Rus-Çeçen savaşında gelen mültecilerin kalış
süresi kısa olmuşsa da, savaşın 1999 yazında
yeniden alevlenmesiyle birlikte Türkiye’ye yönelen Çeçen mülteci
akını, sürekli gelenler ve gidenler olmakla birlikte 1200 kişi
civarında seyretmiştir. İstanbul'da toplu halde Kadıköy,
Ümraniye ve Beykoz’da 500; tüm ilde dağınık halde
400, Kocaeli, Sakarya, Kayseri gibi bazı kentler başta olmak
üzere taşrada 300 kadar; çoğunluğu çocuk, yaşlı
ve kadından oluşan toplam 1200 civarında Çeçen mülteci
ülkemizde yaşamaktadır. STKların ve vatandaşların
bireysel yardımlarıyla temel ihtiyaçlarını karşılayan
Çeçen mültecilerin barınma, sağlık, beslenme, eğitim,
sosyal ve psikolojik hizmet ve bürokratik bir takım sorunları
bulunmaktadır. STKların baş edemediği bu sorunların
çözümünde merkezi ve yerel yönetimler daha etkin bir katkı sağlamalıdır. İnsanlık
tarihi boyunca gerçekleştirilmiş olan soykırım ve sürgünlerin,
bu insanlık suçlarına maruz kalmış halkların
temsilcilerinin de katılımıyla oluşturulacak uluslar
arası bir özel organizasyon tarafından derinlemesine araştırılarak
gerçeklerin ortaya konması; bu insanlık suçlarını
işleyen devletlerin, ezdikleri ve sürdükleri halklar başta
olmak üzere bütün bir insanlıktan özür dilemeleri, soyları
kırılan ve sürülen halklara mümkün olabilecek en büyük cömertlikle
hem itibarlarının hem de tarihi haklarının iade
edilmesi sağlanmalıdır.
|
|
|